Kıble Tutmadı İbadetler Nolcak ?


29 yıldır yaptıkları ibadet kabul olacak mı?



TEKİRDAĞ’ın Hayrabolu İlçesi'ne bağlı 110 haneli 500 nüfuslu Hasköy’de, cemaatin 29 yıl boyunca 60 derece yanlış olan kıbleye dönerek namaz kıldığı tespit edildi. Bunun üzerine geçen yıl yıkılan köy camisinin yerine yenisi yapıldı ve ibadete açıldı. Hayrabolu ilçesine bağlı Hasköy köyünde 1982 yılında hizmete giren köy camisinin kıblesinin yanlış olduğunu düşünen cemaat geçen yıl durumu Tekirdağ Müftülüğü'ne bildirdi. Köye gelerek camide inceleme yapan görevliler, kıblede 60 derece bir sapma olduğunu saptadı. Bunun üzerine düzeltmek için inşaat çalışması başlatıldı. Ancak kıble doğru dengesine getirilemeyince, Tekirdağ Valiliği ve İl Müftülüğü eski caminin yıkılıp yenisinin yapılmasına karar verdi. Köylülerin ve Tekirdağ Valiliğinin desteğiyle yaklaşık 200 bin liraya mal olan cami inşaatı 7 ay içinde tamamlanarak geçtiğimiz günlerde yeniden ibadete açıldı.

29 YIL YAPILAN İBADETLER NE OLACAK

Hasköy cami cemaati 29 yıl eski camide yaptıkları ibadetlerin akıbetini merak ederken, Hasköy Muhtarı Ali İdiz ve Hasköy Cami emekli imamı Mahmut Gökyüz, bu konuda yetkililerin kendilerine, bilinmeden yapılmış bir hata olduğu için, camide yapılan ibadetlerin kabul olacağını söylediklerini belirtti.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olan Namaz Gönüllüleri Platformu Genel Sekreteri Ahmet Bulut da, "Camiideki 60 derecelik sapmanın mutlaka kabedeki Harem bölgesine doğru olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple bugüne kadar köylülerin yaptığı ibadetler kabul olmuştur. Zaten namaza başlarken niyet kıbleye diye yapılır, kaza namazı kılınması gerekmez" dedi.

Ütü Yapmaktan Bıktı İntihar Etti


"Ütü yapmaktan sıkıldım" dedi intihar etti
İZMİR’in Bostanlı semtinde, kuru temizlemecilik yapan Aşkın Coşkun, işyerinde ’Sıkıldım dünyadan, ütü yapmaktan’ yazılı notu bıraktıktan sonra bindiği vapurdan denize atladı. Yüzme bilmeyen Çoşkun’un denizden cesedi çıkartıldı.


Bugün saat 09.30 sıralarında, Bostanlı - Üçkuyular vapuruyla yolculuk yapan vatandaşlar, denize birinin atladığını farkederek polise haber verdi. İhbar üzerine denizde yapılan aramaların ardından 47 yaşındaki Aşkın Coşkun’un cesedi, kıyıya çıkartıldı. Karşıyaka ilçesinde kuru temizlemecilik yapan, Coşkun’un, hareket etmesini engellemek için de kollarına elektrikli mini su ısıtıcı bağladığı ortaya çıktı.

İŞYERİNDE İNTİHAR NOTU BULUNDU

Olayın ardından polis ekipleri, Aşkın Çoşkun’un açık bıraktığı ancak anahtarını dükkan komşusuna bıraktığı işyerinde inceleme yaptı. Aynı zamanda işyerinde yatıp kalkan Çoşkun’un, buzdolabının üzerine astığı kağıtta, "Sıkıldım artık bu dünyadan, ütü yapmaktan. Gebermeye gidiyorum. Kalın sağlıcakla. 350 TL’lik elektrik ve diğer faturalarımı ödeyin" yazılı intihar notu bulundu.


Bu arada, hiç evlenmediği öğrenilen ve sahibi olduğu bir çok evi de kumar nedeniyle kaybettiği dükkan komşularınca ileri sürülen, son zamanlarda girdiği bunalım nedeniyle de saçkıran olan Aşkın Coşkun’un cesedi, otopsi için Adli Tıp kurumu’na gönderildi. Olayla ilgili soruturmanın devam ettiği bildirildi.


Osmanlının Wikileaks Belgeleri,Şehzade Mustafa`nın Ölümü


Şehzade Mustafa'nın öldürülüşünün tüm detayları
Osmanlı'nın Wikileaks belgeleri: Hürrem kötüledi, Kanuni Şehzade Mustafa'yı çadırında yay ipi ile boğdurdu..


Tarihçi Erhan Afyoncu 16. yüzyılın Wikileaks belgeleri olarak adlandırılan ve dönemin Venedik elçileri tarafından kaleme alınan Balyos raporlarını yayınlamaya devam ediyor. Balyos raporlarında, Şehzade Mustafa'nın nasıl öldürüldüğü de ayrıntıları ile yer alıyor.

Vatan gazetesinden Mustafa U. Altuntaş'ın haberine göre, Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Doç.Dr. Erhan Afyoncu'nun editörlüğünde Osmanlı ülkesinde görev yapan Venedik elçilerinin, görevlerinden sonra yazdıkları Balyos adı verilen raporların Türkçeye çevrilmesiyle ortaya çıkan "Kanuni ve Şehzade Mustafa" adlı kitap baba oğul arasında bilinmeyen meseleleri gün yüzüne çıkarttı.

Elçi raporlarına göre Şehzade Mustafa'yı, Hürrem'in kötülüklerinden annesi Mahidevran Sultan koruyordu. Yaptığı kahramanlık ve hayırlarla yeniçerilerle halkın sevgisini kazanan Mustafa tahtın en kuvvetli adayıydı ancak Mustafa'nın tahta çıkmasını istemeyen iki kişi vardı. Biri Hürrem Sultan, diğeri de Hürrem'in damadı Sadrazam Rüstem Paşa'ydı.
HÜRREM KÖTÜLÜYOR

1553 yılında raporunu Venedik Doçuna sunan Venedik Elçisi Navagero, Hürrem Sultan ile Rüstem Paşa'nın Şehzâde Mustafa'yı engellemek için neler yaptıklarını şöyle anlatıyor: "Sultan'ın çok sevdiği karısının planları ve çok yetkili Sadrazam Rüstem, Sultan öldükten sonra Selim'in Padişah olmasını desteklemek için planlar yapıyorlar. Paşa en önemli mevkilere kendine yakın, emrinde olan kişileri yerleştiriyor. Sultan Selim, İstanbul'a çok yakın. Hayatta kalmayı başarır, annesi de ölmezse, Paşa da hazinenin ve Sultan'ın kasasının sahibi olarak, Mustafa'nın kaza eseri ölümü ile Sultan Selim'i tahta oturtmak onlar için pek zor olmaz. Her şeyi elde eden para aracılığı ile insanların kalbindeki Sultan Mustafa sevgisini kısa sürede silip atabilir. Sultan'ın kimi taht için tercih ettiğini anlamak kolay değil çünkü hepsi onun oğlu ama yanında her zaman Rus karısı var ve bu kadın kendi oğullarını hep ön plana çıkarıp, sürekli Mustafa'yı kötülüyor."
BABASINA KARŞI GELMEK İSTEMEDİ

Belgelere göre Hürrem Sultan ve damadı Rüstem Paşa'nın oyunlarına inanan Kanuni, Şehzade Mustafa'nın, yerine tahta geçmek için hazırlığa giriştiği şüphesine kapılıyor ve şehzadeyi öldürmeye karar veriyor. 1553'te İran seferi esnasında adam göndererek oğlunu yanına çağırtıyor. Şehzade Mustafa'nın yanındaki devlet adamları ve annesi, Şehzadenin başına bir şey geleceğini bildiklerinden gitmesine engel olmak istiyor ancak Mustafa babasına karşı gelmek istemiyor. 6 Ekim'de Halep-Konya arasında kurulu olan Aktepe'teki otağa geliyor.

Bu buluşma Venedik raporlarında ise şöyle anlatılıyor:
ORDUGAHTAN GELEN MEÇHUL MESAJ

"Şehzadenin çadırlarının iskeletleri dikilir dikilmez, ordugâhtan üzerinde bir kâğıt olan bir ok fırlatılır. Kâğıtta babasının yanına gitmemesi, babasının onu öldürmek istediği yazılıdır. Mustafa bu sözlere kulak asmaz ve babasının yanına gitmek ister. Bunun Rüstem Paşa'nın bir oyunu olduğunu, babası ile arasını açmak istediği için yaptığını düşünür. 'Babam beni öldürmek istiyorsa, beni hayata getirdiği gibi canımı da almaya hakkı vardır' der. Yola çıkmaya karar verir ve önden hediyelerini gönderir. Hediyeleri deri çuvallar içinde taşınır. Gümüş ve beyaz renkli giysiler, altında da kırmızı saten şalvarı vardır. Çok güzel, değerli taşlarla süslü bir atın üzerinde babasının yanına doğru ilerler."
OĞLUNU ÇADIRINDA BOĞDURDU

"Odaya girdiğinde babasını elinde bir ok ve yay ile oturur halde bulur. Mustafa saygıyla eğilir. Babası ise kendisine, 'Köpek herif, sen hâlâ ne cüret ile beni selamlıyorsun' diye bağırır. Babası başını hemen arkaya çevirir. Bu da Mustafa'yı öldürmekle görevlendirdiği adamları için bir işarettir. Kapıcıbaşı ellerini hemen Mustafa'nın boynuna dolar ve 'Sakın hareket etme, sultanın verdiği emirleri uyguluyorum' der. Odadaki üç dilsiz Mustafa'nın üzerine atılırlar ve boğmak için boynuna yay ipi dolarlar. Bu ip birden kopar. Zavallı Mustafa oradakilerin elinden kurtulmayı başarır. Bazılarını yere savurur ve kaçmaya çalışır. Kaçarken üzerindeki giysinin eteklerine takılır ve yere düşer. O anda kapıcıbaşı Mustafa'yı bir ayağından yakalar. Sultanın orada bulunan diğer adamları ellerine başka bir yay ipi alarak yine boynuna dolarlar"
SARIĞINI ÇIKARIN

"Mustafa ip ile boynu arasına elini koymayı başarır. Her ne kadar sıksalar da Mustafa'yı bu şekilde boğamazlar. Sultan o zaman, 'Başındaki sarığı çıkarın, yoksa öldüremeyeceksiniz' der. Sultan böyle söyler çünkü Türkler sarığın altında pamuktan, üzerinde harfler yazılı bir bere takarlar. İnançlarına göre bu harflerin onları koruduğuna inanırlar. Bu harfler birinin etine değdiği sürece bu kişinin cani bir şekilde öldürülemeyeceğine inanırlar. Kapıcı, Mustafa'nın başından bereyi alıp sultana uzatır. Sultan da alıp bir kenara koyar."
CESEDİ ÇADIRIN ÖNÜNE KOYDU

"Üçüncü yay ipini de Mustafa'nın boynuna dolarlar. Bu ellerindeki son iptir. Mustafa çenesini göğsüne doğru indirerek kendini korumaya çalışır. Ancak oradakiler zorla başını havaya kaldırırlar ve birçok kişi için umut olan, Osmanlı hanedanının en cesur sultanını öldürmeyi başarırlar. Kapıcılar bu iş bittikten sonra ağlayarak sultanın otağından dışarı çıkar. Birçok kişi de kendisini ağlarken görür ve olan biteni anlarlar. Ordudakiler zavallı Mustafa'nın atının ahıra götürüldüğünü görünce, alanda büyük bir gürültü kopar. Herkes aynı anda çadırlarından çıkıp neler olduğunu anlamaya çalışırlar. Sultan, yeniçerilerin Mustafa'nın halen hayatta olduğunu sanıp bir ayaklanma çıkarmalarından korktuğundan, oğlunun cesedini bir halının üzerine koyup, herkesin görebileceği şekilde çadırdan dışarı bırakılmasını emreder."

Bu Dede Coştu Bir Kere



Türkiye'yi Soykırımcı Gösteren Karikatür



Türkiye'yi soykırımcı gösteren karikatür renklendi
Türkiye'yi soykırımcı olarak gösteren karikatürün renkli versiyonu internete düştü.

Fransa'nın Montbelliard kentinde France Anatole ortaokulunda öğrencilere derste verilen, Türkiye'yi soykırımcı olarak gösteren karikatürün renkli versiyonu internete düştü.
Karikatürün renkli hali




KARİKATÜR KRİZİNDE SON PERDE
Sözde Ermeni soykırım inkar yasası ardından gerçekleştirilen ve Türkiye'yi, Fransa'ya nota vermek zorunda bırakan karikatür krizinin son perdesinde, bu kez de, internet üzerinden dikkat çekmek için karikatürün renkli versiyonu yayımlandı.

ERMENİ HABER SİTELERİ GENİŞ YER VERDİ
Karikatür haberine geniş yer ayıran 'Armenian On Web', 'Armenian News' gibi Ermeni haber sitelerinde, karikatür hakkında yazılan olumlu ve olumsuz okuyucu mesajları dikkat çekti. Bazıları karikatürün eğitimde sunulmasının çok yanlış olduğunu savunurken, bazıları alay edip "Türkler soykırımcıdır" yazdı.

Mesajlar arasında, "Aynı şeyler Türkiye'de okullarda Ermeni öğrencilere yapılıyor", "Fransa o kadar hür bir devlet ki, öğrenciler düşüncelerini ifade edebiliyor", "Çuvaldızını kendine, iğneyi başkasına batır diye bir atasözü vardır" gibi yorumlar bulunuyor.

Yorumlar içinde, "Fransa Cezayir'de katliam yaptı diye bu Türk halkına Ermenilere soykırım yapma izni vermiyor" ifadesi de yer alıyor.


Sergio Ramos Geyikleri Bitmiyor






Ramos ile dalga geçtiler


Şampiyonlar Ligi yarı final maçında Bayern Münih’e penaltılar sonucu kaybeden Real Madrid’te Ronaldo ve Kaka’nın yanı sıra penaltı kaçıran Sergio Ramos ile dalga geçtiler.

Sergio Ramos'un penaltı atışında topu üstten farklı bir şekilde auta göndermesi sonrası Ramos için dalga niteliğinde bir video hazırlandı.

Buda Hayrettin Metrobüs Reklamı




Tartışılan metrobüs reklamına komik misilleme
Vatan Şaşmaz'ın rol aldığı, çok konuşulan İETT reklam filmini komedyen Hayrettin çekerse neler olur?


Ekranların güldüren yüzü Hayrettin, eleştiriler üzerine yayından kaldırılan Vatan Şaşmaz'lı İETT reklamını kendi kurgusuyla yeniden çekti.

Tıpkı Şaşmaz gibi bir iş adamını canlandıran Hayrettin, reklamda metrobüs çilesini gösterdi. Vatan Şaşmaz'ın aksine Hayrettin balık istifi otobüste ezilerek yolculuk ediyor. Senaryosu, kaldırılan reklam ile neredeyse aynı olan filmin sonunda Hayrettin şöyle bir mesaj da veriyor. 'Eğer bir vatan şaşmaz ise o metrobüsten, o vatan medenidir.. '

Rezalete Bak,Veda Seksi Tasarısı


Veda Seksi tasarısına büyük tepki
Mısır'da çocuk yaşta kızların evlendirilmesi ve ölen eşe veda seksi hakkı tanıyan yasalara büyük tepki.


El Arabiya'nın bildirdiğine göre, Konsey Başkanı Dr. Mervat el Talavi, Mısır Halk Meclisi Başkanı Dr. Saad el Katatni'ye bir mesaj göndererek, Mısırlı kadınların, özellikle Hüsnü Mübarek'in geçen yıl Şubat ayında iktidarı bırakmasının ardından yaşadığı sıkıntıları iletti.
ÖLEN EŞLE CİNSEL İLİŞKİYE İZİN VEREN YASA!

Talavi'nin mesajının detayları El Ahram gazetesi yazarı Amro Abdul Samea'nın köşesinde yer aldı. Makaleye göre Talavi, 14 yaşına gelen kız çocuklarının evlendirilebilmesine izin veren bir yasa ile erkeklere, eşleriyle ölümünden sonraki altı saat içinde cinsel ilişkiye girebilme hakkı veren yasanın kabul edilmemesini istedi.

Abdul Samea, makalesinde, "Talavi, mesajında gelecekle ilgili kalkınma planlarında yer alacak, kadınların dışlanması ve konumlarının zayıflatılmasına neden olacak yasaların ülkedeki insani kalkınmaya olumsuz etki yapacağını çünkü kadınların ülke nüfusunun yarısını oluşturduğunu söyledi" diye konuştu.
TEPKİLER ARTIYOR

Bir erkeğin, ölmüş eşiyle ilişkiye girmesi, Faslı bir din adamının Mayıs 2011'de konuyla ilgili açıklamaları üzerine gündeme gelmişti.

Zemzemi Abdul Bari, nikahın ölümden sonra da geçerli olduğunu belirterek, kadınların da aynı hakka sahip olduğunu ifade etmişti. Zemzemi'nin bu sözleri Mısır'da bir yıl sonra meclisin gündemine girdi.

Ülkenin tanınmış gazetecilerinden, televizyon sunucusu Cabir el Karmuti, ON TV'deki programında Abdul Samea'nın makalesine atıfla, "Veda Seksi" yasası olarak bilinen taslağı eleştirdi.

Karmuti, "Bu çok ciddi bir durum. Anayasayı hazırlayacak bir panelin böyle bir yasayı görüşmesi nasıl mümkün olabilir? Abdul Samea, Talavi'nin Katatni'ye gönderdiği mesajı gözleriyle görmüş mü? Bu inanılmaz bir şey. Bir eşe böyle bir hak vermek kabul edilemez. İnsanlar gerçekten böyle mi düşünüyor?" diyerek yasaya tepki gösterdi.
MÜBAREK YASALARI DEĞİŞİYOR

Mısır'da Mübarek döneminde kadın haklarını korumak için çıkarılan yasalar parlamentonun çoğunluğunu oluşturan İslamcıların gündeminde önemli yer tutuyor.

İslamcıların kaldırılmasını talep ettiği yasalar arasında, kadınların kocalarından izin almaksızın boşanabilmelerine hak tanıyan yasa öne çıkıyor.

Parlamentodaki İslamcılar bu yasaların "aileleri yok etmeyi hedeflediğini" iddia ederek kaldırılmalarını istiyor.


4 Büyük Kulübümüz Nasıl Kuruldu?



Galatasaray Nasıl Ve Kim Tarafından Ne Zaman Kuruldu ? Galatasarayın Tarihi

Galatasaray Futbol kulubü Türkiyenin en eski kulüplerinden birisidir. Sarı kırmızı renklerden oluşan takımın simgesi aslandır. 1905 Yılında Ali Sami Yen ve Arkadaşları tarafından Galatasaray Lisesinde kuruldu.

Gelin Şimdi Galatasarayın Kuruluş Hikayesini ve Tarihi İnceleyelim

Galatasaray Lisesinin tarihi çok eskidir. Türkiyede sporun gelişmesinde çok büyük rol oynamıştır. Öncelikte futbol olmak üzere birçok spor dalının yayılmasında öncü kulüplerden birisi olmuştur.

Galatasaray Lisesinin eski isimi Mekteb-i Sultanidir. 1481 Yılında 2. Beyazıt tarafından devlet adamlarının yetiştirmek için kurulan bir okuldur. Galatasaray lisesi isimini kurulduğu bölgeden almıştır. Galata Sarayı adı ile anılmaktaydı.

1868 yılında Abdülaziz tarafından Galatasaray lisesi modern bir görünüm kazandı ve spor alanında ciddi bir dönemin başlangıcı oldu.

Belli bir zaman sonra okula yabancı öğretmenler geldi ve jimnastik, atletizm, yüzme gibi bir çok sportif aktivite başlatıldı.

Galatasaray lisesi öğrencileri Türkiyenin en önemli spor adamı olan Faik Üstünidman sayesinde futbolla tanıştı.

İlk başta oynanan futbol oyununun bir kuralı yoktu ve gençler rastgele top oynuyordu. Adeta topun peşinden rastgele koşuyorlardı. Buna rağmen öğrenciler tarafından çok fazla sevildi.
Galatasaray Futbol Kulübü Kuruluyor

1901 yılında İstanbulda yaşamakta olan 2 tane ingiliz Kadıköyde bir futbol okulu açtılar. Daha sonra bazı sorunlar çıktı ve 1903 yılında Moda kulübünü kurdular.

1904 yılında moda kulübü avrupadaki yabancı takımlarla anlaştı ve İstanbul Futbol Birliğini kurdu ve kendi aralarında değişik maçlar düzenlediler.

Yabancılardan oluşan takımların maçlar düzenlemeleri Galatasaraylı öğrencilerin çok ilgisini çekti ve onları büyük bir hüsrana ve üzüntüye uğrattı. Bu olaydan Sonra hedeflerini kendi futbol takımlarını kurdular ve ilkeleri Türk Olmayan Takımları Yenecek Bir Takım Oluşturmaktı.

Bu kararı aldıktan kısa bir süre sonra harekete geçtiler ve 1 Ekim 1905 günü Mehmet Ali Sami Yen yakın arkadaşlarıyla konuşarak futbol takımı kurmaya karar verdileri. Asım Tevfik Sonumut, Reşat Şirvani, Refik Cevdet Kalpakçıoğlu, Abidin Daver ve Kamil Ulus Bey’in ortaklığı, Refik Cevdet Kalpakçıoğlu asbaşkanlığında kulüp kurulmuş oldu.

Takım kurulduktan hemen sonra ilk maçını Rum bir takımla yaptı be 2-0 lık gibi net bir skorla yendi. Bu galibiyetten sonra taraftarlar büyük bir mutluluk yaşadı ve Takımı ” Galata Sarayon Efendileri ” Diyerek çok sevdiler. Takıma isim bulmak en zor kısımıydı. Bu galibiyetten sonra kurucular bir isimde karar kıldılar ve Galatasaray isimi ortaya çıktı.

Kaynak: buyutec.net
----------------------------------------------------------------------------



Fenerbahce NasıL Kuruldu?

1897'lerde Dereağzı Moda bölümünde ilk futbol takımı hareketlenmeleri. "Siyah Çoraplılar" adını verdikleri futbol takımı... 1907 yılı ilkbaharında, Kadıköylü gençlerden Nurizâde Ziya (Songülen), Bahriyeli Necip (Okaner), Hasan Sami (Kocamemi) ve arkadaşları arasında "Hintli" lakabıyla anılan Asaf (Beşpınar) beyler, ne zamandan beri içlerini kor gibi yakmakta olan bir konuda kesin kararlarını veriyorlar. Ne pahasına olursa olsun, bir futbol kulübü kuracaklar....



Necip Bey'in Moda'daki evinde yaptıkları toplantıda kurmayı kararlaştırdıkları kulüplerine Fenerbahçe adını vermişler, forma rengi olarak da, o güzel bahar günlerinde Fenerbahçe çayırını süsleyen papatyaların rengi, Sarı-Beyaz'ı seçmişlerdi. Amblemleri ise Fenerbahçe'nin ışık saçan feneri olacaktı. Bu yeni kulübün kuruluş hazırlıkları hızla akıp giden zamana yetişemediğinden Fenerbahçe takımı 1907-1908 İstanbul Futbol Ligi'ne katılamamış; 1908-1909 sezonunda ise forma renklerini Sarı-Lacivert'e çevirmişlerdi. Fenerbahçe kulübü kuruluş yıllarında çok sıkıntılı dönemler yaşamış ve kulübe yeni katılan ve çoğu Saint Joseph Fransız Mektebi öğrencileri olan gençlerin büyük çabalarıyla hayatını sürdürebilmişti. Bu konuda Ayetullah ve Elkâtipzâde Mustafa beylerin unutulmaz hizmetleri olmuştu. Fenerbahçe Kulübü bu sarsıntıları atlattıktan sonra hızla güçlenmiş ve 1911-1912 sezonunda İstanbul Futbol Ligi şampiyonluğunu kazanma başarısına ulaşmıştı. Bundan sonra da Türk futbolunda Fenerbahçe ile Galatasaray'ın mutlak üstünlükleri başlamıştı. Fenerbahçe yalnız yurt içinde kazandığı şampiyonluklar ve elde ettiği başarılarla değil, gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında yabancı takımlarla yaptığı maçlardaki başarılarıyla da kendini göstermiş ve Türkiye'nin en çok sevilen kulüplerinin başında yer almıştır. Fenerbahçe'nin bu büyük sevgiyi kazanmasında en önemli sebeplerden biri de, Mütareke yıllarında İşgâl kuvvetlerine mensup askeri takımlarla yaptığı maçlarda kazandığı parlak galibiyetlerin de önemli rolü olmuştur. Bu galibiyetler, işgâl altındaki İstanbul halkının kırılmış gururunu okşayan, hatta güçlendiren etkenler olmuş ve Fenerbahçe sevgisi bir çığ gibi büyümüştür. Fenerbahçe bugün Türkiye'de en çok taraftara sahip bulunan kulüp olarak tanınmaktadır. Yapılan resmi ve özel istatistikler bunu göstermektedir. Son olarak 1989 yılı sonunda Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü tarafından yaptırılan kamuoyu araştırmasında Türkiye'de her 27 kişiden 1'inin Fenerbahçeli olduğu belirlendi.




YAŞŞAA FENERBAHÇE

Türk halkı 1923 yılı Ekim ayının 29. günü, kabına sığmayan coşku gösterileriyle, kabına sığmayan bir zaferi kutluyor, inanılmazı gerçek yapan savaşımının onurlu başarısını yaşıyordu. Türk halkı o gün, dört yıllık Kurtuluş Savaşı'nın noktaladığı zaferini kutluyordu. Bu gün, Cumhuriyet'in kurulduğu mutlu gündü. Türk halkı o mutlu gününde, uygar bir yönetim biçiminin başlattığı, uygar bir yaşam dönemine ilk adımını atıyordu. Bu unutulmaz gününden tam 4 ay önce Türk halkı, bu kez Haziran ayının 29'unda, yine kabına sığmayan sevinç ve coşku gösterileriyle, yine kabına sığmayan bir gurur yaşıyor, bir gün daha "unutulmaz" sıfatıyla tarihe kazınıyordu. Çünkü halk, bugün de bir düşmanına karşı kazandığı zaferini kutluyordu. Cumhuriyet'in ilanından tam dört ay önce o gün, 1923 yılı Haziran ayının 29. günü, Fenerbahçe Futbol Takımı, İstanbul'daki İngiliz İşgal Kuvvetleri futbol takımıyla yaptığı maçı 2-1 kazanıyor, İşgal Kuvvetleri'nin mağrur komutanı General Harrington'un elinden komutanın kendi adına koyduğu kupayı alıyordu.




İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington, ordusuyla birlikte 2 Ekim 1923 günü, İstanbul'u terkederken, Dolmabahçe rıhtımında TBMM İstanbul Kumandanı Selahattin Adil Paşa ile birlikte.




29 Haziran 1923 tarihi, Fenerbahçe'nin bir "düşman" futbol takımını yendiği günün tarihi olmasının ötesinde, işgal ettikleri ülkenin halkını küçümsemeyi deneyen bir işgalci komutana ve onun askerlerine unutulmaz bir dersin verildiği günün de tarihidir. Bu tarih ayrıca, ülkenin dört bir yanında milliyetçilik gururuyla spor zevkini bütünleştirmiş sporseverlerin, Fenerbahçe Kulübü'nün sevgi çatısı altında toplanmaya başlamalarının da ilk günüdür. Bu mutlu günü izleyen günlerde ve aylarda doğan çocuklara, Fenerbahçeli futbolcuların adlarının verilmesi "yarışı" da, işte bu mutlu günün ülke çapında yarattığı, o kabına sığmayan sevinçle başlamaktadır. İlk bakışta bir maçın kazanıldığı gün olmasının ötesinde hiçbir anlamı yok sanılan 29 Haziran 1923 günü kazanılan zafer gerçekte, kısa bir süre sonra alacakları son derslerinden önce, İngiliz İşgal Kuvvetleri'ne verilen ilk dersti de galiba. Dünyanın gözbebeği İstanbul, dünyanın gözü önünde işgal edilmişti ve şimdi de, üzerindeki tüm gözlerin altında, dünyanın gözaltında idi. İngiliz askerlerinin halk üzerinde uygulamaya çalıştıkları baskının bir benzerini komutanları Harrington, kendi askerleri üzerinde uyguluyordu. General Harrington, İstanbul'da hemen her şeyi denetimleri altında tutmaları konusunda askerlerine sert emirler veriyor, verdiği tüm emirlerin ek***siz yerine getirilmesini bekliyordu. Fakat General Harrington, askerlerine bir konuda söz geçiremiyordu. Ne denli sert emir verirse versin, askerlerinin Fenerbahçe'yi yenebilmelerini bir türlü sağlayamıyordu. İşgal Kuvvetleri'ne ait çeşitli birliklerin futbol takımları Fenerbahçe'yle sık sık karşılaşmak istiyor, fakat yaptıkları tüm maçları da kaybediyorlardı. Bu özel maçlar gerçi fazla önemli değillerdi ama, Fenerbahçe'nin her maçta İngilizler'i yenmesi, yine de General Harrington'u çileden çıkarmaya yetiyordu. Türklere bu konuda kesin bir ders verilmeliydi. İstanbul'u askeri gücü altında tutan İngilizler, askeri alandaki üstünlüklerinin yanı sıra, futbolda da güçlü olduklarını kesinlikle göstermeliydiler. Yenmeleri gereken takım da Fenerbahçe'den başkası olmamalıydı. Ayrıca, önemli bir neden daha vardı: İşgal Kuvvetleri birliklerinden birinin takımını yendiğinde, Fenerbahçe'nin çevresinde Türkler bir anda bütünleşiyorlar ve ulusal bir sevinç yaşıyorlardı. Bu da İşgal Kuvvetleri Komutanlığı tarafından hiç de hoş karşılanmıyordu. General Harrington'un Fenerbahçe'ye karşı duyduğu öfkenin kaynağı, emrindeki birliklerin tüm takımlarını yenen Fenerbahçe'nin, her maçtan sonra Türkler'in ulusal duygularını şahlandırmasının da ötesindeydi. Aslında General Harrington'daki Fenerbahçe öfkesinin gerçek nedeni, "Bu kulübün 'zararlı faaliyetler' içinde bulunması" idi. Fenerbahçe'nin o günlerdeki kulüp binası, Kalamış Koyu'na akan Kurbağalıdere'nin kenarındaydı.




Fenerbahçeli futbolcular, Kurbağalıdere' deki antrenman sahasında bir yandan çalışma yaparlarken, öte yandan kulüp binasına (fotoğrafta) silah saklıyorlar ve gece karanlığında bunları Anadolu'ya gönderiyorlardı.

Binanın 8-10 metre ötesinde, motorların yanaştıkları bir iskele vardı. Kulüp binasının kayıkhanesi ise, silah ve cephane deposu olarak kullanılıyordu. Geceleri iskeleye gizlice yanaşan motorlara bu depodan yüklenen silah ve cephaneler, Anadolu'ya kaçırılıyordu. Büyük bir gizlilik içinde yapılmasına karşın bu "zararlı faaliyet" bir üre sonra İşgal Kuvvetleri Komutanlığı tarafından duyuldu. Aynı gün Fenerbahçe Kulübü'ne "zararlı faaliyet'in düşman tarafından duyulduğu haberi geldi. O gün idman yapmaya gelen oyuncuların bir görevi de, antrenman alanından kaybolup, kayıkhanedeki silah ve cephaneyi gizlice evlerine ***ürmek ve orada saklamaktı.



Kulüp binasında saklanan silahlar Kurbağalıdere'den Marmara'ya oradan da Anadolu'ya kaçırılırdı.





Gece olmadan görev tamamlanmış, "depo"daki tüm silah ve cephaneler kulüp yöneticilerinin, üyelerinin ve sporcularının evlerine kaçırılmış ve buralarda korumaya alınmışlardı. Havanın iyice kararmasının ardından Fenerbahçe Kulübü'ne, albay düzeyindeki komutanların yönettiği bir "baskın operasyonu" yapıldı. Bu olay, Fenerbahçeliler için bir sürpriz olmadı. Fakat olayın sonu, İngilizler için büyük sürprizdi. Çünkü ne kayıkhanede, ne binanın öteki bölümlerinde tek silah ve cephane bulunamadı. Baskından sonra İngilizler, olay yerinden tümüyle çekilmediler. Kulüp binasının çevresine, süngüleri takılmış silahlarıyla nöbetçi bir birlik yerleştirdiler. İşgal altındaki İstanbul'un orta yerinde şimdi, Fenerbahçe Kulübü de işgal altına alınmıştı. Kendilerine gelen ihbarın boş çıkması bir yana daha da önemlisi, Fenerbahçe Kulübü'nün cezalandırılamaması, komutan Harrington'u küplere bindirmişti. Bu Fenerbahçe'ye, kesinlikle unutamayacağı bir ders verilmeliydi. Türklerin ulusal duygularının odağı durumuna gelen Fenerbahçe'nin, halkın gözündeki ve gönlündeki yerinden kesinlikle indirilmesi gerekiyordu. Bunu gerçekleştirmek için en etkin ve en kısa yol ise, futboldu. Harrington, emrindeki tüm subaylarla bir toplantı yaptı ve onlara, "Fenerbahçe'nin prestijinin yok edilerek, bu kulübün halkın gözünden düşürülmesi" emrini verdi. Toplantıda oluşan ortak görüş, "bu infaz"ın ancak futbol sahasında yapılabileceğiydi. İşgal Kuvvetleri'nin tüm birlikleri taranarak, en yetenekli futbolcular seçilecek ve kurulacak takıma, o sıralarda Malta, Cebelitarık ve Mısır'da oynayan ünlü dört İngiliz futbolcu da çağrılacaktı. İngilizler bir futbol maçından çok sanki bir savaşa hazırlanıyorlardı. Komutan Harrington da, maçın galibine vermek üzere kendi adını koyduğu, bir metre yüksekliğinde ve tümüyle gümüşten dev bir kupa yaptırdı. İngilizler'in cephesinde tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Şimdi sıra, Fenerbahçe'ye meydan okumaya gelmişti. Fakat Harrington, pek acele etmedi. Bu konuda ilk kez, hazırlıkların üstünden tam bir buçuk ay geçtikten sonra bir girişimde bulundu.



Haziran ayı başlarında, Beyoğlu'nun günlük yabancı gazetelerinde, aynı noktadan kaynaklanan bir haber yayınlandı. Bir davet maskesiyle örtülen fakat gerçekte açık bir meydan okumadan başka bir şey olmayan haber şöyleydi: "Batılılar karması Türk kulüplerine meydan okuyor. Galibine başkumandanın ismini taşıyan büyük bir kupa verilecektir. Bu maça Türk kulüpleri istedikleri gibi takviye alabilirler..." Haber, Türkler arasında önce nefret uyandırdı. Bu nefret daha sonra öfkeye, bundan sonra da kafa tutmaya dönüştü. Fenerbahçe Kulübü'nün yönetim kurulunu oluşturan Nasuhi Baydar, Galip Kulaksızoğlu ve Tevfik Taşçı "bu meydan okumanın altında kalmamak" ve "Türkler arasındaki bu ağır havayı ortadan kaldırmak" için kararlarını verdiler: "Goldstream Guards" adı verilen İşgal Kuvvetleri takımı ile maç yapmaya hazırız." Fenerbahçe Kulübü Yönetim Kurulu'nun kararı üç gün sonra gazetelerde çeşitli dillerde yayınlandı: "Batılılar karmasının çağrısını Fenerbahçe Kulübü, yalnız kendi kadrosu ile oynamak üzere ve koşulsuz olarak kabul etti." Fenerbahçe'nin üç kişilik yönetim kurulu, gazetelerde yer alan ilanlar ve haberlerle yetinmedi.İngilizce olarak kaleme alınan bir mektubu İşgal Kuvvetleri Komutanı'na gönderdi. Bu mektup şöyleydi: "İstanbul ve Havalisi Müttefik İşgal Kuvvetleri Spor Amirliği Cânib-i Âli'lerine, Harbiye, İstanbul. Fenerbahçe Spor Kulübü, bütün klüplere açık çağrınızı öğrenmiş bulunmaktadır. Kulübümüz, arzu buyurulan futbol maçını, yine arzu buyurulacak sahada yalnız kendi kadrosu ile oynamaya hazır olduğunu ve cevabınızı beklediğini cânib-i âlilerine bildirmekten onur duyarlar." Artık ok yaydan çıkmıştı. Fenerbahçe Spor Kulübü, İşgal Kuvvetleri'nin bu meydan okumasına tek başına karşı koyacaktı. Bu, ancak o günleri yaşayanların tam anlamıyla anlayabilecekleri bir sorumluluk duygusuyla gerçekleştirilen bir hareketti. Bunun yanı sıra belki de bir anlamda, bir "cephe görevi"ydi. Gerçi, kulüp binasının bir bölümünü cephane deposu yaparak, buradan Anadolu'ya gizlice silah gönderen yöneticilerin, üyelerin ve futbolcuların kulübü Fenerbahçe, bu ulusal görevi ile, zaten cephenin tam ortasında idi. Silahlar, karşılıklı olarak çekilmişti. Fenerbahçe, İngilizler'le "savaşa girmeyi" kabul etmişti. Bu yolun dönüşü yoktu. Anadolu'ya silah gönderdiği bilinen, fakat delil olmadığı için, bu suçu "kanıtlanamayan" Fenerbahçe'ye hakettiği dersi sahada vererek onu, halkının gözünden düşürmeyi amaçlayan İngiliz İşgal Kuvvetleri'yle... yıllardır çektiği yönetici buhranı sonucu işgal edilmiş bir ülkenin, öyle bir duruma asla layık olmayan ulusunun, onurunu kurtarmayı görev edinen Fenerbahçe Kulübü arasında savaş başlıyordu. Cebelitarık, Malta ve Mısır'daki ünlü İngiliz futbolcular İstanbul'a gelmişler ve "Goldstream Guards" adlı İşgal Kuvvetleri takımında, birer "doping" malzemesi olarak yerlerini almışlardı. Maçın oynanacağı tarih de açıklanmıştı: 29 Haziran 1923. Bir adı da "Topçu Kışlası Meydanı" olan Taksim'de, bugünkü Taksim Gezi Parkı'nın bulunduğu yerdeki Taksim Stadı, o sabahın erken saatlerinde dolmaya başlamıştı. Fesli, şapkalı ve üniformalı binlerce seyirci akın akın stada geliyordu. Stadın demir parmaklıklı kapısından birbirlerinin üzerlerinden atlayarak ya da birbirlerini ezmekte olduklarına aldırmayarak geçmeye çalışan seyirciler arasında, ekose eteklikli İskoçlar'dan, geniş türbanlı Hindular'a, sarışın delikanlılardan, belleri keskin satırlı, kuzgun Güney Afrikalılar'a ve Avusturalya yerlilerine değin tüm "İngilizler" vardı. Sahanın kenarına dizilmiş yüzlerce iskemlede ise başta Komutan Harrington olmak üzere, İşgal Kuvvetleri'nin tüm general ve amiralleriyle, rengarenk üniformalar içinde çeşitli rütbedeki subaylar, eşleri ve çocukları oturuyorlardı. General Harrington tarafından bu maçı izlemesi için özel olarak davet edilen ve "Ironduck" adlı İngiliz zırhlısıyla özel olarak gelen Malta Valisi Lord Pulmmer ise, sözde evsahibi General Harrington'un yanında yerini almıştı. Sahaya giremeyenler ise, topçu kışlasının damında ve pencerelerinde kaptıkları yerlerde maçın başlamasını bekliyorlardı. Goldstream Guards Takımı'nın Fenerbahçe'ye vereceği dersi görmek için sabırsızlanan İşgal Kuvvetleri erleri ise, maç öncesi şımarıklıklarına karnaval adı vermişler, çılgınlıklarını eğlence sanmaya başlamışlardı. İşgal altındaki İstanbul'un hüzünlü halkı, dört kolla kucaklayabilmek için bir galibiyetin umuduyla sessiz sedasız duruyordu. Maç saati geldiğinde üç ünlü futbolcuyla güçlendirilmiş Goldstream Guards takımı kulakları sağır eden bir coşku altında sahaya çıktı. Taksim Stadı sanki yerinde duramıyor, olduğu yerde sallanıyordu. Fenerbahçe sahaya çıktığında ise İstanbul'un hüznü, İstanbullular'ın alkışlarında bile görülüyordu. Cılız, çekingen ve kısık sesli alkışlardı bunlar. Fenerbahçe o gün Türk ulusunu temsil etmekten başka bir de Türk futbolunun özel bir başarısını taşıyordu.


Fenerbahçe o yıl, hiç yenilmeden, hatta hiç gol yemeden ve tam 53 gol atarak, İstanbul şampiyonu olmuştu. Sahada yer alan takım bu başarıyı sağlayan oyunculardan oluşuyordu. Şampiyon Fenerbahçe'nin kadrosu şöyleydi: Şekip Kulaksızoğlu - Hasan Kamil Sporel, Cafer Çağatay - Kadri Tulga, İsmet Uluğ, Gahir Yeniçay - Sabih Arca, Alaeddin Baydar, Zeki Rıza Sporel, Beleş Ömer Tanyeli ve Bedri Gürsoy. Maç başladığında İşgal Kuvvetleri oyuncularının sert oynamaları dikkat çekti. Dikkat çeken başka bir nokta ise hakemin bu sertliklere göz yumması idi. Türk seyirciler maçı sessizce izliyorlar, Fenerbahçeli futbolcular ise, üzerlerindeki gerginliklerini bir türlü atamıyorlardı. İlk önemli tehlike, Feenrbahçe kalesinde yaşandı. İngilizler'in bir şutu direkten döndü. Tehlikeden birkaç dakika sonra, İngilizler'in bekledikleri, Türkler'in ise korktukları an geldi. Malta'dan getirtilen ünlü futbolcu, Chelsea takımının soliç oyuncusu, maçın ilk golünü attı. Onun on beş metreden çektiği sert şut, kaleci Şekip Kulaksızoğlu'nun topa karşı koymasına olanak bırakmamıştı. Bu golden sonra İngiliz seyirciler, Taksim Stadı'nı bayram yerine çevirdiler. Sevinç gösterileri durmuyor, giderek daha da artıyordu. Yedikleri golden sonra Fenerbahçe takımında moral bozukluğu görülmedi; tersine, bu gol tüm oyuncularda kamçı etkisi yaptı. Üstelik, İngiliz seyirciler saha dışında çoştukça, Fenerbahçe takımı da saha içinde coştu. Fakat ilk yarı sona erene dek bu coşkunun meyvesi alınamadı. Bu yarı, Fenerbahçe'nin 1-0 aleyhinde bitmişti. İkinci yarı başladığında, sahada sanki bambaşka bir Fenerbahçe vardı. Oyuncuların ilk yarıda üzerlerinden atamadıkları gerginlikleri bu yarıda yok olmuş, sahaya gerginlikten uzak, rahat bir oyun oynayan Fenerbahçe gelmişti. Bu rahatlık 15 dakika sonra ilk meyvesini verdi. Zeki Rıza Sporel, iki İngiliz futbolcusunun arasından ustalıkla sıyrıldı ve "bomba" sözcüğü ile nitelendirilebilecek sertlikte bir şutla topu, İngilizler'in kalesine gönderdi. Sahada tüm Fenerbahçeli oyuncular sevinç içinde birbirlerine sarılırlarken, saha dışında o dakikaya değin seslerini çıkaramayan Türkler ise, sevinç haykırışlarıyla yerlerinden fırlamışlar, gözyaşları içinde birbirlerini kucaklayarak öpüyorlar, coşkularını paylaşıyorlardı. Şimdi sesleri duyulmayan kesim, İngiliz seyircilerdi. Sayı bakımından İngilizler'den çok az olmalarına karşın Türk seyircilerin sevgi gösterileri ve coşkusu, stadın dışına taşıyor, tüm Taksim Alanı'na yayılıyordu:




"Gooool...."

İşte bu coşku ve sevinç sürerken 74'üncü dakikada, santrhaf İsmet Uluğ topu büyük bir ustalıkla Zeki Rıza Sporel'e uzattı. Sporel, cetvelle çizilmişcesine ayağına kadar uzatılan bu pası değerlendirmekte gecikmedi ve yine iki İngliiz futbolcunun kendisini sıkıştırmasına ve engellemeye çalışmasına karşın, yine "bomba" gibi bir şutla topu ikinci kez İngilizler'in kalesine gönderdi. Fenerbahçe, güçlendirilmiş İngiliz İşgal Kuvvetleri karşısında şimdi, 2-1 öne geçmişti. Sahada İngiliz futbolcuları, saha dışında ise İngiliz seyirciler donmuş, kalmışlardı. Onlardan "boşalan" yerleri Türkle dolduruyordu. Sahada oyunu Fenerbahçe oynuyor saha dışında, seyirciler arasından ise sadece Türkler'in sesleri duyuluyordu. Maç bu sonuçla bittiğinde, sahayı çevreleyen tel örgüler yıkılmış daha sonra da stat dışındaki seyirciler sahayı doldurarak, Fenerbahçeli futbolcularla bütünleşmişlerdi. Türkler, Fenerbahçeli futbolcuları kucaklıyorlar, öpüyorlar, omuzlara kaldırıyorlar; sevinçlerini, coşkularını, hatta gururlarını onlarla paylaşıyorlardı. Maç bitmişti ama maçın sonuna konulması gereken bir nokta kalmıştı. Maçın galibine General Harrington Kupası verilecekti. Türkler ve İngilizler arasındaki "çekişme", bu kupanın sahibine teslim edilmesinden sonra noktalanmış olacaktı. Beklenen bu anda geldi. İşgal Kuvvetleri Komutanı Harrington, kendi adını verdiği gümüş işlemeli bir metre yüksekliğindeki kupayı, kendi takımını yenen Fenerbahçe'ye, kendi elleriyle verdi. Fenerbahçeli futbolcular, kupayı verirken İngiliz komutanın ellerinin titrediğine dikkat ettiklerini söylüyorlardı. Adına "maç" denilen İngiliz çekişmesi statta bitmişti ama, giderek büyüyen bir halk topluluğu tarafından, giderek artan bir sevinç ve coşkuyla, stat dışında sürdürülüyordu. Sevinçli ve coşkulu Türkler, sahada omuzlarına aldıkları Fenerbahçeli oyuncuları yere hiç indirmiyorlar, stattan omuzlarında çıkardıkları bu "ulusal kahramanları"nı, Taksim Alanı'ndan başlayarak İstanbul caddelerinde bir bayrak gibi taşıyorlardı. Türk halkı bu mutlu 29 Haziran 1923 tarihinden tam dört ay sonra, yine aynı gün, ayın 29'unda başka büyük ve görkemli bir zaferin mutluluğunu daha yaşayacaktı. 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyeti'ne kavuşacak olan Türk halkı, bu en mutlu gününün provasını dört ay öncesinden şimdi yapıyordu sanki.
--------------------------------------------------------------------------------

Beşiktaş Jimnastik Kulübü nasıl kuruldu?

1903 yılında kurulan Beşiktaş Jimnastik Kulübü Türkiye’deki en eski spor kulübüdür.

1900’lü yıllar Osmanlı’da II. Abdülhamit’in tahtta olduğu ve baskıcı bir rejimin hüküm sürdüğü zamanlardı. Siyasi hareketlerden korkan padişah, herhangi bir örgütlenme ya da toplanmaya izin vermiyordu.

Bu siyasi ortama rağmen 1902 yılında 22 gençten oluşan bir grup, Beşiktaş’ın Serencebey Mahallesi’nde, zamanın Medine Muhafızı Osman Paşa’nın konağında toplanarak haftanın belli günleri jimnastik hareketleri çalışmaya başladı.

Gençlerin özellikle ilgilendiği branşlar barfiks, paralel, güreş, halter, aletli ve aletsiz jimnastikti.

Jimnastik Kulübü kuruluyor

Bu ilgilerini profesyonel bir şekilde sürdürmek isteyen gençler, 1903 yılının Mart ayında özel bir izinle “Beşiktaş Bereket Jimnastik Kulübü”nü kurdu.

Ancak II. Abdülhamit’in hafiyeleri bu durumu haber almakta gecikmedi ve sporcu gençler ani bir baskınla yakalanarak karakola götürüldü.

Fakat gençlerin bir kısmının saray çevresine yakın olması onlar için önemli bir avantajdı. O zamanlar hiç hoş karşılanmayan futbolu tercih etmemeleri ve sadece beden hareketlerine bağlı sporlar yapmaları da hafifletici neden oldu.

Kısa sürede serbest bırakılan gençler kulüplerinin adını “Osmanlı Beşiktaş Terbiye-i Bedeniye Mektebi” olarak değiştirdi. Hatta kısa sürede saray çevresinden olan Şehzade Abdülhalim’in bile dikkatini çekip desteğini almayı başardılar.

1908 yılında Meşrutiyet’in ilanıyla II. Abdülhamit’in baskıcı rejimi de etkisini kaybetti ve bu gelişmeler ışığında sportif hareketler de daha rahat yapılabilir hale geldi.

Kısa bir süre sonra, eski bir eskrim hocası olan Fuat Balkan ile güreş ve halter sporlarıyla uğraşan Mazhar Kazancı jimnastik kulübünde bulunan gençleri birlikte spor yapma fikrine ikna etti.

Kulübün adı da “Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü” olarak değiştirildi ve böylece güreş, eskrim, jimnastik, atletizm ve boks gibi sporların ön plana çıktığı bir kulüp ortaya çıkmış oldu.
Futbola ilgi artıyor

Kulübün kuruluş yıllarında diğer spor dalları ön plana çıktığı için futbola fazla önem verilmedi.

Ancak özellikle 1910’ların sonundan itibaren kulüpte jimnastik ve atletizmle ilgilenen gençlerin futbol merakı da artmaya başladı. Kısa sürede kendi aralarında maçlar düzenlemeye başladılar.

O dönemde kulübün çok yakınında kurulmuş olan Valideçeşme ve Basiret gibi iki futbol takımının varlığı da bu ilgiyi pekiştirdi.

1911 yılında Valideçeşme Futbol Takımı’nın başkanı ve kurucusu Ahmet Şerafettin Bey futbolcularıyla birlikte Beşiktaş Kulübü’ne katılma kararı aldı.

Daha sonra yine onun çabalarıyla Basiret Kulübü de Beşiktaş’a katıldi ve böylece kulüpte futbol şubesi resmî olarak hayata geçmiş oldu.
--------------------------------------------------------------------------

Türkiye İdman Cemiyetleri ittifakının kurulması ve Türk Sporunun bu ilk örgütünün tüm Anadolu'ya yayılması,Trabzon'da da etkisini göstermişti. Bu etki sonucu yeni yeni kulüpler kurulmaya başlanmıştı. İdmanocağı, İdmangücü, Necmiati'den sonra Trabzon Lisesi bünyesinde Lise adını taşıyan yeni bir kulübün kurulmasıyla kulüp sayısı 4 olmuştu. 1923 yılından sonra Trabzon'da İdmanocağı ve İdmangücü arasında büyük bir rekabet başlamıştı. Bu öyle bir rekabetti ki; İstanbul'daki Galatasaray- Fenerbahçe rekabetine benziyordu. Hatta zaman zaman onu bastırdığı bile oluyordu.

Trabzon sanki Ocaklılar, Güçlüler diye ikiye ayrılmıştı. Kentte futbolun bu iki takım arasındaki rekabetten yüceldiği söylenebilir. Rekabet zamanla öylesine büyük boyutlara vardı ki; Trabzon'un, Türkiye liglerinde geç temsil edilmesine bile neden oldu. Bu iki kulüp arasındaki çekişme, şehrin futbolundaki kaliteyi de her geçen gün artıran faktörlerin başında yer aldı.

Trabzon'da ilk resmi lig maçları 1923 yılında oynanmaya başlandı. İlk sezonda İdmanocağı şampiyon olmuştu. Bunu 1923-24,1924-25 sezonlarında Lise takımının arka arkaya şampiyonlukları izledi. 1925 yılında yine İdmanocağı şampiyon olurken, 1929 yılına kadar da önce Lise, arkasından Muallim Mektebi daha sonra da Ticaret Lisesi takımları mutlu sona ulaştılar.

İdmanocağı ile İdmangücü arasındaki büyük rekabet 1930'dan sonra had safhaya ulaştı. 1929-30'dan sonra 5 kez arka arkaya İdmanocağı'nın şampiyonluğu, 1934-35 sezonundan itibaren de İdmangücü'nün tam 7 yıl arka arkaya şampiyon olması bu iki takım arasındaki rekabeti büsbütün alevlendirmişti.

1940'lı yıllarda Trabzon futbolundaki güç Lise takımlarına geçmişti. Lise takımının tam 6 kez arka arkaya şampiyonluğu kazanması da bunu gösteriyordu. Bu aralar dikkat çeken bir husus da, Trabzon'daki bütün yıldız futbolcuların Lise takımlarından yetişmiş olmalarıydı. Özellikle de Trabzon Lisesi adeta futbolcu üreten bir tarla haline gelmişti. 1947-48 sezonundan itibaren şampiyonluk yine İdmanocağı ile İdmangücü arasında el değiştiriyordu. Bu arada Necmiati de iki sezon şampiyon olarak Trabzon futbolunda söz sahibi oldu. Tam bu sıralarda Trabzon'da yeni yeni kulüpler de kuruluyordu. 1935'de kurulan Doğan Gençlik, 1941 yılında Akçaabat Lisesi'nde kurulan Akçaabat Gençlik (Bugünkü Sebatspor), 1950 yılında Sürmene'de kurulan Sürmene Gençlik, 1952 yılında aynı ilçede kurulan Zafer Gençlik, 1953 yılında Yolspor, 1955 yılında kurulan Yalıspor bu takımların başında geliyordu.

1930'Iu yıllarda başlayan İdmanocağı, İdmangücü rekabeti 1940, 1950 ve 1960'Iı yıllarda olanca şiddetiyle devam ediyordu. Bu, gittikçe rekabetten öte boyutlara varmaktaydı. Ocaklı ve Güçlü olmak Trabzon'da adeta bir spor mezhebi haline gelmişti. En kötü sezonlarda bile rekabetlerinden hiç bir şey kaybetmiyorlardı.

Trabzon öylesine ikiye ayrılmıştı ki; Ocaklılar, Sarı-Kırmızı diye İstanbul'daki Galatasaray'ı, İdmangüçlüler de Yeşil-Beyaz renklerine rağmen sırf Galatasaray'ın karşısında olabilmek adına kendilerine en yakın rengi taşıdıklarına inandıkları Fenerbahçe'yi destekliyorlardı. Rekabet bir de bu sekliyle alevlenmişti. Bu arada renkleri Sarı Lacivert olan Necmiati bile bu rekabetin dışında kalmıştı. Aslında bu büyük rekabetten en karlı Trabzon futbolu çıkıyordu. Öncelikle şehirde futbol tutkusu körüklenmişti. Bu büyük rekabetten doğan büyük iddia, Trabzon'da büyük yıldızların çıkmasına neden olmuştur. Ancak, Trabzon insanının alın yazısı olan gurbetçilik 1930'Iu yıllarda Trabzon'daki futbol yıldızlarının kaderini etkilemişti. Pek çoğu yüksek öğrenim uğruna ana kucaklarını baba ocaklarını terk etmek zorunda kalmıştı. Gittikleri İstanbul ve Ankara'da sürdürdükleri futbol yaşamlarında gerçekten büyük yıldız oldular. Bir Hasan Polat ve kardeşi Ali Polat Ankara Gençlerbirliği'nde ,bir Selim Şatıroğlu, Ahmet Karlıklı Galatasaray'da, bir Taka Naci, Zekeriya Bali Fenerbahçe'de, Nazmi Bilge Beşiktaş'ta yıldız futbolcu olu verdiler.

Tüm yurt çapında 1962 - 1963 sezonunda her ilde bir takım kurulması öngörülmüştü. Zamanın Futbol Federasyonu Başkanı Orhan Şeref Apak, Türkiye Liglerini güçlendirmek ve tüm yurda yaymak amacıyla bir seferberlik başlatmıştı. Her ilde, bir futbol takımı kurulup Türkiye liglerinde yer alma seferberliği büyük bir hızla devam ediyordu. Trabzon elbette ki bunun dışında kalamazdı. Yalnız bir il Kulübü kurulmasının çok zor olduğu illerin başında kuşkusuz Trabzon geliyordu. Çünkü ; İdmanocağı, İdmangücü rekabeti Trabzon futboluna öylesine hakimdi ki bu iki kulübün bir çatı altında toplanmasına imkan yoktu. Nitekim böyle bir girişimde bulunmak isteyen bir avuç idealistin, daha ilk çalışmalarında bunun aşırı derecede zor olduğu gerçeği bir kez daha anlaşılmıştı.

Tüm Trabzonlular, Trabzonspor adıyla bir kulübün kurulmasını yürekten arzuluyorlar, ancak bu işi bir türlü gerçekleştirememenin ezikliğini yaşıyorlardı. Kentteki yetkililerin ve sevilen insanların da araya girmesi, sonucu pek değiştirmiyordu. Ocaklılar da, Güçlüler de yeni kurulacak kulüpte kendi isimlerinin, hatta renklerinin hakim olmasını istiyorlardı ve bu konuda en ufak bir fedakarlıkta bulunmuyorlardı. Her gün, her akşam toplantı üstüne toplantı yapılıyordu. Bazen tam bir anlaşma zemini ortaya çıkıyor ama yine en ufak bir ayrıntı her şeyi berbat ediyordu. Silahlar havaya sıkılıyor, karakollara, hatta mahkemelere kadar uzanan olaylara rastlanıyordu. Öte yandan Futbol Federasyonu'nun İl kulüpleri için tanıdığı sürenin de sonu yaklaşıyordu.

İdmanocağı, Martıspor ve Yıldızspor'un da katılımı ile 21 Haziran 1966'da sarı-kırmızı renkler altında, Türkiye 2. Ligi'ne alınıyordu. Ancak, resmi bir yazının süresi içinde ilgili yere tebliğ edilmemesi üzerine İdmanocağı'nın İkinci ligde oynaması durdurulunca, yaklaşık bir ay sonra 20 Temmuz 1966'da bu kez idmangücü, Karadenizgücü, Martıspor ve Yolspor'un katılmasıyla kırmızı-beyazlı renkleri taşıyan Trabzonspor kurulmuştu. Ne var ki ; İdmanocağı buna karşı çıkmış ve Danıştay'a açtığı dava ile yürütmeyi durdurma kararı almıştı. İşte o anda ortalık yine karıştı. Trabzon'daki gergin durum üzerine araya Zamanın Beden Terbiyesi Genel Müdürü UIvi Yenal girmişti. UIvi Yenal, İdmanocağı ve İdmangücü'nün birleşmemeleri halinde iki kulübün de Türkiye 2. Ligi'ne alınmayacağını bildirmişti. Bu karar,Trabzon'da ve her iki kulüp çevresinde tam bir "Şok" etkisi yaratmıştı. Birleşmeleri büyük sorun olan bu iki kulübün birleşmemeleri halinde, Trabzon kenti, Türkiye liglerinde temsil edilemeyecekti. Trabzon'da geceli gündüzlü yapılan ve büyük tartışmalara neden olan sıra toplantılar sonunda, 2 Ağustos 1967 günü İdmanocağı ile İdmangücü birleşmesi gerçekleşmiş ve Trabzonspor ; İdmanocağı, İdmangücü, Karadenizgücü ve Martıspor'un birleşmesi ile ortaya çıkmıştı.

Artık bütün resmi işlemler tamamlandıktan sonra sıra gelmişti Trabzonspor'un renklerine; renk bulmak öyle kolay olmadı. Trabzon'da uzun yıllar süren İdmanocağı - İdmangücü rekabetinde sarı-kırmızı ve yeşil-beyaz renkler hakimdi. Trabzonspor'un forma rengi bu renklerin dışında olmalıydı. Trabzon'u ve Karadeniz'i simgeleyen renkler aranıyordu. Ömrünün yarısını futbola adayan ve Trabzonspor'da da 14 yıla yakın bir süre yöneticilik yapan Divan Başkanlık Kurulu Başkanı Nizamettin Algan, Trabzonspor'un renkleri üzerinde aylarca mutabakata varılamadığını dile getiriyor. Ankara'da federasyon binasında günlerce toplantıların sürdüğünü, masanın bir tarafında İdmanocağı, diğer tarafında İdmangücü takımlarının oturduğunu ve renk üzerine uzun tartışmaların yapıldığından söz ediyor. İki Trabzon kulübünün Ankara-Trabzon hattında gidip gelmelerin ardından, Trabzon Vilayet binasında, zamanın Valisi Celal Kayacan'ın odasında varılan anlaşmayla, ''bordo-mavi'' Trabzonspor'un rengi oluyor.

Bu renklerde, hamsinin bordo gözleri, Karadeniz'in mavi suları tamamen espriden ibaret olan bir benzetmedir. 1966'da Trabzonspor Gençlik Kulübü (eski İdmangücü) kırmızı-beyaz formayla kurulmuştu. İdmanocağı'nın da renkleri sarı-kırmızı idi. Trabzonspor Gençlik, Trabzon'u temsilen ligde bir yıl böyle oynamıştı. Bir süre sonra İdmanocağı Danıştay'a müracaat etmişti.

O dönemde, Anadolu'da başlayan profesyonelleşme neticesinde her ilden 1 takım isteniyordu. İl isminin sonuna ''spor'' kelimesini eklemek ve en az üç takımdan oluşmak şartı aranıyordu. İdmangücü de, Martıspor ve Karadenizgücü (Yalıspor) yanına alarak lige başvuruyor. Neden İdmanocağı yok ? Çünkü İstanbul'daki Fenerbahçe ile Galatasaray arasındaki rekabetin aynısı Trabzonda'da yaşanıyordu. İdmanocağı, tesis, bütçe gibi prosedürlere uyuyor, amatör futbolda da Türkiye genelinde şampiyonluklar yaşıyor ve dereceler alıyordu. İdmanocağı, adını ve sarı-kırmızılı formasını Profesyonel Futbol liginde tescil ettiriyordu.

Trabzonspor Gençlik'i kuran İdmangücü grubu Valiliğe gelen evrakı sümen altı edip, İdmanocağı'na bu evrakı verdirmiyor. Zamanın Federasyon Başkanı Orhan Şeref APAK ile birlikte Ulvi YENAL, bu iki kulübü birleştirmeye çalışıyor. Bu iki kulüp, yeniden görüşmelere başlıyor. Ankara'da, Beden Terbiyesi Genel Müdürü Ulvi Yenal'ın makamında bu işler yeniden yoğruluyor. Birleşeceğiz naraları atılırken, sıra renk konusuna gelince kıyamet kopuyor. Sarı-kırmızı ve kırmızı-beyaz konusunda mutabakata varılamayınca bu renklerin dışında bir renk bulalım deniyor. UIvi Yenal da, "bu renk tartışmalarını" bırakın artık diyor ve ekliyor : "Trabzonspor Gençlik Kulübü'nü iptal ediyorum" Danıştay kararını uyguluyor ve "Trabzon'dan takım almıyorum" şeklinde kızgınlığını dile getiriyor. Sonra, toplantı tekrar başlıyor. O arada odada, UIvi Yenal'ın müşavirlerinden biri, "Karadeniz'in karası, denizin mavisi diyerek, siyah-maviyi öneriyor. Ancak, bu renk teklifine kimse sıcak bakmıyor.

UIvi Yenal, sonunda, "daha fazla yormayın beni. Bir renk, İdmanocağı, bir renk de İdmangücü söylesin ve bu iş bitsin" diyor. İdmanocağı grubundan rahmetli, Hasan Bey, "koyu bordo" diyor. Trabzonspor Gençlik'i kuran İdmangücü ise, "açık mavi" diyor. Renklerde mutabakat sağlandı ancak, biz bu anlaşmaya rağmen imzayı orada atamadık. Son anda, ne olduğunu şimdi hatırlayamadığım bir kavga daha çıktı ve UIvi Yenal da, "Allah'ın selameti başınıza, sizle daha fazla uğraşamam" diyerek odacısını çağırdı ve "Trabzon Valiliği'ne, Trabzon'dan takım almayacağız tebliğini yap" dedi. Bu haber Trabzon'a gider gitmez, Vali Celal Kaya CAN, Trabzon'da kulüp idarecilerini vilayet binasında toplantıya aldı. Biz de, Ankara dönüşünde havaalanından bir arabayla vilayete geçtik. Orada mutabakata vardık. Bugünkü Trabzon'daki Garanti Bankası'nın üstündeki Ticaret Odası'na geçerek, Trabzonspor'un tüzüğünü hazırlamaya başladık. Trabzonspor'un kuruluşu ve renkleri de işte böyle oluştu.

Türk Futbol Takımlarının Logolarının Öyküsü




Logolar nasıl çıktı?
Spor Toto Süper Lig'de mücadele eden takımların çoğunun hayvan olan simge ve sembollerinin ilgi çeken öyküleri var.

Logolar nasıl çıktı?

Spor Toto Süper Lig 2011-2012 sezonunda mücadele edecek 18 takımdan 16'sının simge ve sembolü bulunuyor. Bu takımlardan büyük bölümünün sembolü hayvanlar olurken, bazı takımlar bölgelerinin temsil ettiği simge ve sembolleri kullanıyor.

Fenerbahçe ''Kanarya'', Beşiktaş ''Kartal'', Galatasaray ''Aslan'', Bursaspor ''Timsah'', Trabzonspor ''Kaplan'', İstanbul Büyükşehir Belediyespor ''Baykuş'', Gaziantepspor ''Şahin'', Eskişehirspor ve Samsunspor ''Kırmızı Şimşekler'', Sivasspor ''Yiğidolar'', Orduspor ''Mor Menekşeler'', Manisaspor ''Tarzan'', Gençlerbirliği ''Kırmızı Gelincikler'', Mersin İdmanyurdu ''Kırmızı Şeytanlar'', Karabükspor ''Mavi Ateş'' simge ve sembolleriyle yeni sezonda yeşil sahada mücadele edecek. Kayserispor, Ankaragücü ve Medical Park Antalyaspor takımlarının ise simge ve sembolleri bulunmuyor.

Süper Lig takımlarından bazılarının simge ve sembollerinin ilginç öyküleri ise şöyle:

MERSİN İDMAN YURDU'NUN ''KIRMIZI ŞEYTANLARI 1990-1991 sezonunda bir gazetecinin İngiltere'nin Manchaster United takımına özenerek kaleme aldığı köşe yazısında Mersin İdmanyurdu için ''Kırmızı Şeytanlar'' benzetmesini yapması, taraftarlar tarafından sempati ile karşılanarak benimsendi. Kurulan taraftar derneğinde gruplara da ''şeytanlar'' denilmesi üzerine herhangi bir yazılı kaynakta belirtilmese de spor camiasında Mersin İdmanyurdu ''Kırmızı Şeytanlar'', taraftarlar arasında da ''şeytanlar'' olarak anılmaya başlandı.
-----------------------------------------------------------------

GAZİANTEPSPOR'UN ŞAHİNİ Gaziantepspor'un ambleminde yer alan, takımın sembolü olan ''Şahin'' ise Fransızlar'a karşı kentin savunmasında önemli rol üstlenen Şahin Bey'den geliyor. Halk tarafından ''Şahin Bey'' olarak bilinen Mehmet Sait, 1911'de Trablusgarp Savaşlarına gönüllü olarak katılır. Balkan Savaşlarında, Birinci Dünya Savaşında Çanakkale, Romanya, Filistin cephelerinde savaşan Şahin Bey, Fransızlara karşı Antep savunmasını her şeyin üstünde tutar. Gaziantepspor tarihinde önemli yere sahip Şahin Bey, kentin futbol kulübüne Şahin simgesini veren isim olur. Hatta, takımın rengi Fransızlar'la çarpışan çetelerden akan kanın rengi kırmızı ile matemi simgeleyen siyah olarak belirlenir.
---------------------------------------------------------------------------

YEŞİL İNCİYDİ TİMSAH OLDU Bursaspor'un simgesi timsah da, 1992 yılında yeşil-beyazlı kulüpte yedek yönetici olarak yer alan Lemi Keskin'in izlediği bir belgeselden yola çıkmasıyla bulundu. Bir timsahın boğa yediği görüntüleri izleyen Keskin, yaptığı görüşmeler sonucu ''yeşil inciler'' olarak bilinen sembolün ''timsah'' olarak değiştirilmesini sağladı. Bursa'da timsah isminin gündeme getirilmesinin ardından yeşil-beyazlıların Ugandalı golcüsü Majit Mususi, Intertoto Kupası'nda attığı golün sevincini arkadaşlarıyla ''timsah yürüyüşü'' yaparak kutlamıştı.
---------------------------------------------------------------------------

TRABZONSPOR'UN KAPLANI Trabzonspor'un kaplan simgesi ise Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray'ın ''Kartal', ''Kanarya'' ve ''Aslan'' simgelerini kullanmalarının ardından gazeteler tarafından yapılan bir yakıştırmanın ardından ortaya çıktığı biliniyor.
------------------------------------------------------------------------

GALATASARAY'IN ASLANI Galatasaray'ın simgesi olan aslan ise, futbolcuları Nihat Bedik'ten geliyor. Galatasaray kurulmadan 3 yıl önce dünyaya gelen Bedik, Galatasaray Lisesi'nde eğitimini sürdürürken spor hayatına başladı. 1916 yılında başlayan Galatasaray macerası süresince sadece futbolcu olarak değil üç adım atlama, yüksek atlama, binicilik, yelken ve yüzme alanlarında da kulübüne hizmet eden Bedik, tam 20 yıl boyunca futbolcu olarak verdiği mücadelesinde 268 kez forma giydi. Galatasaray futbol takımının 8 yıl kaptanlığını yapan, 18 kez giydiği A Milli Takım formasını 8 kez kaptan olarak taşıyan Bedik, 1936 yılında aktif spordan çekilmesine rağmen spor yapmayı ihmal etmedi. ''Aslan'' ismini verdiği teknesi ile yarışlara katılan, futbol oynadığı dönemlerde ''Aslan Nihat'' olarak çağrılan Bedik, hayatını adadığı Galatasaray'a kendi lakabını simge olarak bıraktı.
----------------------------------------------------------------------

FENERBAHÇE'NİN KANARYASI Fenerbahçe'nin simgesi sarı kanarya da sarı-lacivertlilerin ''Uçan kaleci'' olarak tanınan ünlü kalecisi Cihat Arman'dan geliyor. 1939 yılında Fenerbahçe'ye transfer olan kaleci Cihat Arman, futbol yaşantısını 1952 yılına kadar sürdürüyor. O dönemlerde Türkiye'nin en iyi kalecilerinden olan Arman'a spor kamuoyu ve taraftarlar tarafından ''Uçan kaleci'' deniliyor. Sahaya genellikle kanarya sarısı formasıyla çıkan Arman bir maçta kalenin 90 olarak tabir edilen köşesine giden topu adeta uçarak çıkarıyor. O sırada taraftarlardan birisi, 'Hey yavrum kanaryama bak, yine uçtu' diye bağırıyor. 1952 yılında Fenerbahçe genç kadro kuruyor. Bu kadro, ardı ardına şampiyonluğunu kovalayınca basın, kanarya sembolünü telaffuz etmeye başlıyor. Basın, o dönemlerde iyi maçlar çıkaran takımla ilgili ''Sarı kanaryalar yine güzel oynadı'' şeklinde haber yazınca kanarya tam anlamıyla simge olarak kalıyor.''
-----------------------------------------------------------------------------

BEŞİKTAŞ'IN KARTALI Beşiktaş'ın simgesi olan ''kara kartalın'' çıkış noktası bir taraftarın tezahüratı olmuş. 1940-1941 sezonuna gençleştirilmiş ve yenilenmiş kadroyla giren Beşiktaş, haftalar ilerledikçe puan farkını açıyor ve ligdeki liderliğini sürdürüyor. Beşiktaş, ligin bitime 5 hafta kala Süleymaniye ile 19 Ocak 1941 Pazar günü Şeref Stadı'nda yaptığı maçın ikinci yarısında önde olmasına rağmen rakip kaleye hücumlar gerçekleştirdiği sırada siyah-beyazlıların akın yönü olan Şeref Stadı'nın Atatürk panosu tarafındaki tribününden bir taraftar, ''Haydi Kara Kartallar. Hücum edin Kara Kartallar'' diye bağırıyor. Şeref Stadı'nı dolduran binlerce taraftar ve maçı takip eden gazetecileri bir anda etkileyen balıkçı Mehmet Galin'in bu tezahüratındaki ''Kartal'' 6-0 Beşiktaş'ın kazandığı bu maçın ardından Beşiktaş'ın sembolü oluyor.

James Bond Leman'da


James Bond Leman'a kapak oldu
İstanbul'un tarihi yerlerinde çekimleri devam eden ve tartışma yaratan filmi Leman da unutmadı.


Mizah dergisi Leman, çekimleri İstanbul'da yapılan James Bond filminin başrol karakteri Daniel Craig'i kapağına taşıdı.
İşte Leman'ın bu haftaki kapağı;


Bungee Jumping Yapan` Dede` Altına Doldurdu






Unutulmaz bir deneyim oldugu kesin.Hayati boyuncada unutamaz..

İçeceklere Tüküren Garson




İçeceklere tüküren garsonu kameralar ele verdi
Marvin Washington Jr. müşterilerin içeceklerinin içine tükürdüğü ortaya çıkınca tutuklandı


ABD’nin Güney Carolina eyaletinde bulunan bir fast-food restoranında çalışan Marvin Washington Jr. müşterilerin içeceklerine tükürdü. İki müşterinin sipariş ettikleri buzlu çayları beğenmemesi üzerine yapılan araştırmada kamera kayıtlarına başvuruldu.

Müşteriler 19 yaşındaki Washington’ın servis ettiği içeceklerin yeterince şekerli olmadığını fark etti. Buzlu çayların kapağını açınca çayın üzerindeki sıvıyı gören müşteriler garsonu restoran müdürüne şikayet etti.

Polis Washington’ın içeceklere tükürürken görüntüleyen kamera görüntülerini inceledikten sonra genç garsonu “Yiyecek maddesine kötü madde karıştırmak” suçundan tutukladı.(NTV)




Kemal Sunal ustamiz bu sahneyi canlandirmisti önceden`Çay Yok B.. Için `demisti.

Yine Made İn Rize İnşaatı



Rize'de hayrete düşüren ev inşaatı
Yeni ev yapan yaşlı çiftin bulduğu bu çözüm görenleri şaşkına çeviriyor...


Rize'nin İkizdere İlçesi'nde ev inşa etmek isteyen 70 yaşındaki Mustafa Çilo, evi yapacağı yamaçtaki arsanın üzerinden geçen telefon kablolarının kaldırılması için yaptığı başvuruya cevap alamayınca ilginç bir çözüme imza attı.
KABLOLAR EVİN İÇİNDEN GEÇİYOR

Çilo iki katlı evi, binanın alt kat penceresinden eve giren kabloları, salonu, odaları ve beton katları geçip çatıdan dışarı çıkacak şekilde inşa ettirerek, ilginç çözümlere bir yenisini daha ekledi. Ev inşaatını tamamlayarak yeni evine geçmek isteyen Mustafa Cilo, "Bugün geleceğiz, yarın geleceğiz dediler ama ne gelen var ne giden. Ben de nasıl olsa gelir kabloları alırlar diye evi yaptım. Kabloları kaldırırlarsa bir an önce inşaatı bitirip yeni evimize geçmek istiyoruz" dedi.



Yetkililer ise olayı yeni öğrendiklerini ve yaptıkları incelemede dilekçenin kendilerine yeni ulaştığını ve telefon şebeke hattını kaldırmak için çalışma başlatacaklarını söylediler.

Laz Zaza'nın Pusat Çakır Taklidi Koparttı




Laz Zaza'nın Pusat Çakır taklidi koparttı
156. bölümde Zaza Pusat Çakır taklidi yapmaya çalıştı. İşte o görüntüler...

Kurtlar Vadisi Pusu'nun dün akşamki bölümünde, Zaza'nın Pusat Çakır taklidi yaparak kaçak sigara depolarını polise ihbar etmesi ekran başındakilere kahkaha dolu anlar yaşattı.

Taklidin daha sahici olması için arabanın müzikçalarına "Oy Asiye" türküsünü koyan Zaza'nın bu türküyü "pırasa" türküsü olarak adlandırması ise kahkaha tufanında zirve yaptırdı.

Vay Kopyacı Neymar






Neymar'dan müthiş çalım
Santos'un yıldızı Neymar, rakip oyuncularla adeta dalga geçti.




Brezilya Paulista A1 'de Santos ile Catanduvense karşı karşıya geldi. Mücadeleyi Santos 5-0'lık skor ile kazanırken maça Neymar, Humberlito Borges ve Paulo Henrique Ganso'nın performansı damgasını vurdu.

Brezilya Paulista A1 'de Santos ile Catanduvense karşı karşıya geldi. Mücadeleyi Santos 5-0'lık skor ile kazanırken maça Neymar, Humberlito Borges ve Paulo Henrique Ganso'nın performansı damgasını vurdu.

İŞTE O MÜTHİŞ ÇALIM

Brezilyalı yıldız Neymar'ın 43. dakikada rakibiyle girdiği mücadele ise yine pes dedirtti. Rakip futbolcuları adeta çıldırtan çalım ustası Neymar, karşısında rakip oyuncularla adeta dalga geçti.

RAKİPLERİNİ FUTBOLDAN SOĞUTTU
Rakiplerini futboldan soğutan Neymar, öyle hileli hareketler yaptı ki, rakip futbolcular adeta çileden çıktı. Şık bir çalımla ilk rakibini geride bırakan Neymar ancak faulle durdurabildi. Çalım ustası Neymar'a faul yapan rakibi ise maçın hakemi tarafından kırmızı karta cezalandırıldı.

Şahan'dan Halil Sezai Modeli Turkcell Reklamı



Şahan'ın bu reklamı yayından kaldırılabilir
Halil Sezai'yi sık sık diline dolayan Şahan Gökbakar bu kez ünlü şarkıcıyı reklam filminde hicvetti


Halil Sezai taklidiyle milyonları gülmekten kırıp geçiren ünlü komedyen Şahan Gökbakar, Halil Sezai’yi Turkcell reklamlarına konu etti.

Türkcell için hazırladığı reklam filmleriyle ses getiren Şahan Gökbakar bu sefer Halil Sezai’yi fena çıldırtacağa benziyor.

Halil Sezai’nin saç şeklinin konu alan Şahan Gökbakar, yeni reklam filmiyle yine gülmekten kırdı geçirdi.

YAYINDAN KALDIRILABİLİR

Şahan Gökbakar'ın ya da ilgili firmanın, reklamla ilgili Halil Sezai'den izin alıp almadığı konusunda henüz bir açıklama yapılmadı. Ancak, izin alınmadıysa ve Halil Sezai duruma müdahale ederse reklam yayından kaldırılabilir.

Otobüste Sürtünmeye 8 Yıl Hapis




Otobüste sürtünmeye 8 yıl hapis
Otobüste cinsel tacizde bulunan Recep G. isimli vatandaş 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı.



Samsun'da 57 yaşındaki Recep G., şehir merkezinden Kalkanca Mahallesi'ne giden halk otobüsünde yolculardan 45 yaşındaki E.M'yi sıkıştırarak cinsel istismarda bulunmaktan 8 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırdı

UYARIYA RAĞMEN TACİZE DEVAM ETTİ
Olay geçen yıl Mart ayında, şehir merkezinden Kalkanca Mahallesi'ne giden halk otobüsünde meydana geldi. İddialara göre işçi emeklisi Recep G. ayakta yolculuk ederken, önünde duran E.M.'ye vücudunu değdirerek cinsel tacizde bulundu. Rahatsız olan kadının uyarısına rağmen, Recep G. tacizlerine devam etti.

SUÇLAMALARI KABUL ETMEDİ
Bunun üzerine E.M., durumu otobosün şoförüne söyledikten sonra araçtan inip, polis merkezine giderek şikayetçi oldu. Halk otobüsünü durduran polis, Recep G.'yi yakaladı. Nöbetçi Mahkemeye çıkarılan sanık, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Hakkında 1'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde 15 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.

Dün yapılan son duruşmaya katılmayan E.M., daha önce verdiği ifadesinde sanıktan şikayetçi olduğunu dile getirdiği belirtildi. Son duruşmada savunma yapan Recep G., suçlamaları kabul etmeyerek, "Otobüste giderken yaşlı bir bayana yer vermek için ayağa kalktım. Kadında önümde duruyordu. Ancak, kendisini vücudumla sıkıştırıp taciz etmedim. Kendisine sürtünmedim. Bana 'az ileri gider misin' dedi. Ben de kenara çekildim. Otobüs kalabalık olduğu için sanırım bayan olayı yanlış anlamış olabilir" dedi.

Ancak, mahkeme olay nedeniyle genç kadının ruh sağlığının bozulduğunu belirterek Recep G.'ye cinsel istismar suçundan 8 yıl 4 ay hapis cezası verdi. Recep G. kararın ardından tutuklanarak cezaevine kondu.

Leman Bakan Şahin'e Takla Attırdı




Leman Bakan Şahin'e takla attırdı
İdris Naim Şahin'in Erzurum'da vatandaşlarla girmiş olduğu ilginç polemik Leman'ın kapağınada.


İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in bir vatandaşa 'Takla at' sözleri Leman dergisine de kapak oldu.

Leman bu haftaki kapağında bakana takla attırdı.

Hüseyin Göçek `En Sıkı Taraftar`çıktı




Hüseyin Göçek'in forma numarasına dikkat

Hüseyin Göçek'in Galatasaray formasıyla çektirmiş olduğu fotoğrafta dikkat çeken detay.
Beşiktaş ile Galatasaray arasında oynanan Süper Final müsebakasında hakem Hüseyin Göçek'in tartışmalı kararları maçın önüne geçti.

OFSAYTTAN GOLÜ VERDİ

Zorlu derbiye iyi başlayan taraf Beşiktaş olurken, maçın ilerleyen dakikalarında gerek Hüseyin Göçek gerekse Galatasaraylı bazı futbolcuların tribünleri tahrik eden hareketleri taraftarı çıldırttı. Sarı-Kırmızılıların kanat organizasyonunda ilk gol 26. dakikada gelirken, atılan golün ofsayt olduğu yönünde yoğun itirazlar vardı. Maçın ilerleyen dakikalarında Galatasaraylı Eboue'nin tribünleri tahrik etmesi sonucu bazı taraftarlar sahaya girdi.

EN SADIK TARAFTAR HÜSEYİN GÖÇEK

Hakem hatalarının gölgesinde kalan dev derbi sosyal medyada da olay oldu. Hüseyin Göçek'in derbiye atanmasının ardından ortaya çıkan Galatasaray formalı fotoğrafı dün gecenin en çok konuşulan konularından biri olurken, formanın üzerindeki numara ile ilgili çeşitli espriler yapıldı. 12 numaralı formayı giyen Hüseyin Göçek'le ilgili 'Galatasaray'ın en sadık taraftarı' yorumu yapıldı.

GÖÇEK FUTBOLDAN ANLAMIYOR

Maçtan sonra çeşitli yorumlarda bulunan spor yazarları Hüseyin Göçek'in hakemliği bırakması yönünde görüş bildirirken, en sert tepkiyi gösteren isim de Beşiktaş'ın eski yöneticilerinden Sinan Engin oldu. Engin, Göçek'in futboldan anlamadığını ileri sürerek federasyon tarafından görevden alınması gerektiğini söyledi.



Adam hakemlik kariyerinde GS'ın 10 Maçını yönetmiş.GS 4 galibiyet 5 malubiyet 1 beraberlik almış. BJK'nın 10 maçını yönetmiş BJK 5 galibiyet 4 malubiyet 1 beraberlik almış.. FB nin 12 maçını yönetmiş FB 9 galibiyet 2 beraberlik 1 malubiyet almış..Gelde olayi cöz.

Dövme,Oje,Lens,Küpe Abdesti Bozarmı?




Dövme yaptırmak abdesti bozar mı
Dövme yaptırmak isteyenlere Diyanet'ten uyarı.



Yaz aylarının gelmesiyle birlikte dövme sezonu da açılmış durumda. Fakat dövme yaptırmak isteyen vatandaşların bazı korkuları var ve dine karşı bir olumsuzluk yaşamak istemiyorlar.

DİYANET'TEN DOBRA DOBRA
Yılbaşından bu yana Diyanet Dergisi'nde yayımlanan Fıkıh Köşesi'nde vatandaşların yönelttiği birbirinden ilginç sorulara yanıtlar veren Diyanet uzmanları, bir çok konuda çözüm yolu gösterdi. Diyanet uzmanlarının abdestle ilgili yöneltilen sorulara yanıtları şöyle:

OJE: Vücut üzerinde boya, oje gibi tabaka oluşturup suyun bedene ulaşmasına mani olan maddelerin bulunması halinde abdest ve gusül geçerli olmaz. Abdest veya gusülden önce giderilmesi gerekir.

MÜTHİŞ BULUŞ. İNGİLİZCE KONUŞMAYAN KALMAYACAK. NASIL MI? TIKLAYIN!
KINA VE JÖLE: Deri üzerinde tabaka oluşturmayan saç boyası, jöle, kına gibi maddeler abdest ve gusüle engel olmaz.

LENS: Abdest ve gusülde gözün iç kısmının yıkanması farz değildir. Zira gözlerin iç kısmını yıkamakta meşakkat vardır, gözlere de zarar verebilir.

DÖVME: Dövme yaptırmak yasaklanmış olmakla birlikte, deri üzerinde suyun alta ulaşmasına engel olacak bir tabaka oluşturmadığı için gusül ve abdeste engel değildir. Yapıştırma yöntemi ile deri üstüne yapılan geçici dövme ise suyun deriye ulaşmasına engel olacağından gusül ve abdeste engel olur.

DİŞ KAPLAMA: Tedavi amacıyla diş doldurmak veya kaplatmak caiz olup abdest ve gusülün sıhhatine engel teşkil etmez. Ancak çıkarılıp takılabilen dişlerin gusül abdesti esnasında ağız yıkanırken çıkarılması gerekir.

GÜNEŞ ENERJİSİ: Güneş altında ısıtılan su ile abdest almanın uygun bulunmayışının gerekçesi bir hastalığa neden olmasıdır. Ancak günümüzde güneş enerjisi ile ısıtılan suyu kullanmanın bir sakıncası bilinmemektedir.

KÜPE: Yıkanmasında güçlük ve zahmet olan göz, tıkanmış küpe deliği gibi yerleri yıkamak farz değildir. Gusül esnasında kadının küpelerini ve dar olan yüzüğünü oynatması gerekir. Kulak deliğinde küpe yoksa kulağı yıkarken deliğe su girmesi yeterlidir.

KOL VE BACAK: Abdestte, kol ve bacakları olmayan kişiden bu organları yıkama yükümlülüğü düşer. Ancak bu özürden dolayı namaz yükümlülüğü düşmez.

MERHEM: Yıkanması gereken bir organın üzerine merhem gibi bir madde sürülmüşse ve su zarar vermiyorsa abdest alırken bu organın yıkanması gerekir. Yoksa üzerine bastırıp mesh edilir.

Panpiş Hilal Cebeci`den İç Çamaşırsız Klip



Hilal Cebeci yeni klibiyle yine çok konuşulacak
Hilal Cebeci, Özür Dilersen isimli şarkısına bir klip çekti.


Klibi henüz yayınlamasına rağmen sosyal medyada büyük ilgi gördüğünü ifade eden Cebeci, "En çok tıklanan klip oldu" dedi.
"SAHNEDE İÇ ÇAMAŞIRI GİYİLMEZ"

Cebeci'nin videosunu izleyen takipçileri klibi izledikten sonra Twitter'da seksi şarkıcının iç çamaşırı giymediğine dair mesajlar yazmaya başladı. Cebeci, "Sahne ve klip kostümlerinin içine iç çamaşırı giyilmez, bunu herkes bilir" şeklinde bir açıklama yaptı.

Klipte güzelliği ve seksiliğiyle dikkatleri çeken Cebeci, dans sahnesinde arkasında unutulan su şişesi için de bir açıklama yaparak, "40 kişilik set ekibi gözünü benden alamamış ki su şişesi herkesin gözünden kaçmış" dedi.




Gülelimmi ağlayalimmi ?

Büyük Marka Otomobil`lerin Doğuş Hikayeleri

ALFA ROMEO

Markaların Doğuş Hikayeleri

Alfa Romeo markası iki Milano sembolünden oluşuyordu: Mavi fonda Milano Beyliğinin simgesi yılan (Teknik Ofiste çalışan bir genç tarafından, Filarete Kulesinden Castello Meydanından geçen tramvayı koca bir yılan gibi seyrederken aklına gelen fikirden yola çıkılarak tasarlanmıştır.) ve beyaz fonda kırmız haç, metalik bir daire içine alınıp üzerine ALFA (Anonima Lombarda Fabbrica Automobili- Lombarda Anonim Otomobil Fabrikası) ve MİLANO yazıları Savoya Ailesinin simgesi olan düğümlerle ayrılmış olarak yazılmıştır.

1910'dan bir dergi

"ALFA: tüm bir program için söylenen bir kelime veya daha iyi söylemek gerekirse, bir programın daha net bir şekilde açıklaması anlamına gelmektedir. Alfabenin birinci harfini belirlerken, aynı zamanda bir başlangıç noktasını simgelemektedir, bu başlayan, gelişen yeni bir hayattır..."

1915/1925 İkinci Amblem

ALFA ROMEO MİLANO yazısı amblemde Nicola Romeo'nun fabrikayı satın almasından sonra yer alan yeni yazıdır.

Markaların Doğuş Hikayeleri

İlk Otomobil

1920 yılında Alfa Romeo markasıyla ilk otomobil Torpedo 20-30 HP doğdu.

Anonima Lombarda Fabbrica Automobili" A.L.F.A. (Lombarda Anonim Otomobil Fabrikası) isimli şirket, 1910 yılında Alessandro Darracq tarafından Milano'da Portello'nun 1907'de inşaası tamamlanan şanssız Endüstriyel tesislerinde kuruldu. Şövalye Ugo Stella tarafından yönetilen Alfa, iyi donanımları ve sürülebilirlikleriyle pazarda hemen pay kapan bir seri modele hayat verdi: ilk mutlak Alfa ismini alan otomobil 24 HP (12.000 Liret tutarında), ve daha dayanıklı motorlarıyla türevleri, 40-60 HP. Alfa için yarış maceraları başladı ama 1915 yılında askeri siparişlerle ilgilenmeye başladığında Nicola Romeo tarafından yönetilen şirketlerin yörüngesi altına girince bu macera yarıda kesildi. Savaş sonunda, 1919 yılında tekrar otomobiller başrollerine ve 1920 yılında Alfa Romeo markasıyla ilk otomobil doğdu: "Torpedo 20-20 HP". Yarışlara kaldıkları yerden devam edildi.

1925/1946 Markası

Markanın etrafında defne yapraklarından metal taç efsanevi bir zaferi hatırlatmaktadır: 1. Dünya Otomobil Şampiyonasındaki P2’i (1924). Dairenin çapı 65 mm'den 75 mm'ye büyütülür. 1930 yılında tekrar 60 mm'ye küçültülür ve 1945 yılına kadar değişmeden kalır.

1750 Coşkusu

Pat Braden, Alfa Romeo Amerika Ortakları genel sekreteri 1961 yılında bir makalede 1750'yi tarif eder:" Alfa Romeo'nun motor seslerine kapıldım. Bir tür tarif edilmez rapsodi gibiydi. Bu araba hakkındaki herşey bu hissi veriyor, bu arabaya her binişimde ve motoru çalıştırdığımda, günlük hayatın sıkıntısı dağılıp gidiyor ve herşey tekrar yeni ve tazeye dönüşüyor." Peter Hull, Alfa Romeo tarihinde 1750 için 1970 yılında yazmıştır: "Muhteşem arabalar güzel kadınlar gibi heyecan vericidirler, ancak genellikle kusursuz olmazlar. Bu anlamda Alfa 1750 bir istisnadır."



ANADOL

Anadol, Türkiye'de toplu olarak üretilen ilk otomobil markasıdır. İlk Türk üretimi otomobil ise 1960'da TCDD tarafından yalnızca beş tane üretilen "Devrim" adı verilen örnek otomobildir.Vehbi Koç tarafından kurulan Otosan tarafından 1966-1986 yılları arasında İstanbul'daki fabrikada üretilmiştir. Fabrika 1986'dan sonra Ford Taunus üretimi için kullanılmıştır.Anadol'un ilk modelleri İngiliz Reliant/Ogle tarafından tasarlanmıştır. Bütün modellerinde kaportası cam elyafı ve polyesterden yapılan Anadol'da motor olarak da Ford motorları kullanılmıştır. İlk kullanılan motor, Ford'un Anglia modelinin 1198 cc'lik motorudur.

Anadol adı, açılan isim yarışması sonucunda finale kalan; Anadolu, Anadol ve Koç arasından seçilmiştir.Az sayıda kalan örnekleri , günümüzde genellikle ortadan kesilerek kamyonet yapılmış biçimleri ile adını aldığı Anadolu'nun küçük şehirlerinde halen kullanılmaktadır.



AUDİ

Audi, Alman bir otomobil şirketidir; Volkswagen grubunun bir parçasıdır. Şirketin merkezi Ingolstadt, Bavarya'da bulunmaktadır.Şirketin geçmişi 1899 yılına ve August Horch'a dayanmaktadır. İlk Horch otomobili kendisi tarafından 1901 yılında tasarlanmıştı. 1910 yılında Horsche şirket dışarısına atılmış ve kendi adını eski ortaklarıyla olan anlaşmazlıklar nedeniyle artık yaptığı tasarımlarda kullanamayacak hale gelmişti. Eski Almancada anlamı "Dinle!" olan "horch", Latincede aynı anlama gelen Audi'yi markası olarak kullanmaya başladı.1932 yılında Audi, Auto Union'u oluşturmak üzere Horch, DKW ve Wanderer şirketleri ile birleşti. Auto Union kullandığı birbirine bağlı dört halka da bugün Audi'nin logosu olarak kullanılmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, şirket DKW etrafında ürünlerini sunmaya çalıştı. Ancak iki çekişli motoru o kadar ünlü olamadı. Eylül 1965'de Audi tekrar bir çıkış yaparak 72 beygirlik 4 kapılı sedanını piyasaya sundu, dünyanın en modern motorlarından biriyle.1970'lerde Audi 1950 yıllarında dünyanın en büyük motorsikletlerini üreten şirket olan NSU ile birleşti. Bu şirket Neckarsulm, Stuttgart yakında bulunmaktaydı. NSU daha küçük arabalar yapmayı öngörüyordu; daha sonrasında yeni bir rotasyon motorlarında Felix Wankel'in fikirleriyle kullanılmaya başladı. 1967'de çıkartılan yeni NSU Ro 80 bir uzay çağı arabasıydı ve o gün itibariyle sundukları aerodinamik, ağırlık, güvenlik açısından kusursuzdu, ancak motorlardaki rotasyon hatası NSu için pahalıya patlamıştı. Yine de günümüzde hala Audi'nin bazı modelleri Neckarsulm'da üretilmektedir.

Geçen 30 yıl içerisinde Audi yüksek güce sahip bir çok model sundu. 1980'de piyasaya sunulan Ünlü "Quattro" modeli ; ilk kez kullanılan 4 çekerli turbo bir spor arabasıydı. Audi bu atılımla teknolojide zirveye oturdu. (Bu teknoloji daha sonrasında dünya'nın hemen hemen tüm otomobil şirketleri tarafından kullanılmıştır.)Audi 80 modeli ile beraber, tüm modeller "Quattro" özelliğini kazaldı. Audi 80 her ne kadar 1986 yılında "dede arabası" imajına sahip olsa da unutulmaz tasarım 1989'da piyasaa sunuldu. Bu model piyasaya bomba gibi düştü ve oldukça iyi satış rakamlarına ulaştı.Gelişen teknoloji ile, Audi dünyanın en gelişmiş motorunu kullanmaya başladı. 1995'de S4 modelinde kullanılan dört çekerli motoru bu döneme damgasını vurdu.

1997'de de dünyanın tamamen aliminyumdan yapılmış ilk otomobilini sunan Audi, A8 modeli ile aliminyum uzak çizgilerine ulaşmış oldu. 90'ların ortasında yeni serilerini piyasaya süren Audi dünyanın en kaliteli otomobilleri arasında yerini aldı.2000 yılı itibariyle 24 saatlik Le Mans yarışını 4 kez ard arda kazanan Audi 2003'de VW grubunun başka bir modeli ile ancak tamamen Audi kadrosu ile Bentley modeli altında da bu başarıya imza attı.




BMW

Şirketin sloganı ve resmi kurumsal dili İngilizcedir. Sloganı 'The Ultimate Driving Machine' yani 'En Gelişmiş Sürülebilen Makina'. Bu sloganla, ünlü Alman teknolojisini ve AR-GE'deki kendine güveni vurguluyor.Şirket, 1913 yılında Karl Friedrich Rapp tarafından Almanya'nın Münih kentinde kurulmuştur ve mimari olarak meşhur merkezi halen oradadır. İlk zamanlarda sadece uçak motoru üreten şirket, 1928 yılında satın aldığı Fahrzeugtechnik Eisenach . otomobil şirketinden sonra otomobil üretiminine girmiştir. BMW ilk otomobil seri üretimini 1929'da 3/15 PS ismindeki otomobil ile başlamıştır.BMW ilk olarak uçak motoru üretimi yapan bir firmaydı. Bu yüzden parçalı amblemin mavi kısmı gökyüzünü beyaz kısmıda uçak pervanesini temsil etmektedir.



BMC

Türkiye'nin en büyük ticari araç üreticilerinden BMC, 1964 yılında İzmir' de kuruldu. İlk yıllarda Austin ve Morris markalı ticari araçları üretti. Kamyon, kamyonet, traktör ve motor üretmeye başladığı 1966 yılından itibaren giderek büyüdü ve güçlendi. BMC'nin başlagıçta %74 olan yerli sermaye oranı yıllar içerisinde artarak 1989 yılında Türkiye'nin %100 yerli sermayeli tek ticari araç üreticisi olmasını sağladı.Türk otomotiv sektörünün gelişmesinde önemli bir role sahip olan BMC, 1976 yılında, Türkiye'de ilk dizel motor üretimini ve benzinli motorların dizel adaptasyonunu gerçekleştirerek, Türk otomotiv sektörüne büyük katkılarda bulundu. Motorlu araçların yanı sıra, Türk sanayiinin ihtiyaç duyduğu endüstriyel motorları, jeneratörleri, deniz motorlarını ve askeri amaçlı ürünleri de üretmeye başladı. Yine bu yıllarda, Leyland serisine ait ilk hafif ticari araç olan Leyland 30 kamyoneti piyasaya sundu. 1983 yılında Volvo Truck Corporation ile ortaklık kuran BMC, Türkiye'nin ilk turbo motorlu ticari araçları olan Yavuz serisini üretti.1985 yılında anlaşma yaptığı Cummins Engine Company ile Cummins motorlu Fatih serisi kamyonları üretmeye başlayarak, dünyanın en güçlü üreticileri arasındaki yerini sağlamlaştırdı.

1989 yılında şirketin bütün hisselerinin bugün Türkiye'nin en büyük holdinglerinden biri olan Çukurova Holding tarafından alınmasıyla, yeni bir büyüme stratejisi belirlendi. Bunun üzerine BMC, tamamen yerli ve özgün bir tasarım yaratmak amacıyla 1990 yılında ünlü İtalyan tasarım kuruluşu Pininfarina ile işbirliği anlaşması imzalayarak, altı yıl süren yoğun çalışma ve 120 milyon ABD Doları'nı aşan yatırımın sonucunda, 1996 yılının Haziran ayında sınai ve ticari mülkiyeti BMC'ye ait olan Profesyonel'i piyasaya sundu. Profesyonel serisi, BMC'nin dünya çapında tanınmasını ve uluslararası bir marka olmasını sağlayarak Türk otomotiv sektörüne dünya çapında itibar kazandırdı.BMC yatırımlarına devam ederek 2004 yılında 40 milyon dolarlık yatırımla tüm mühendislik çalışmaları BMC’ye ait olan Megastar’ı yarattı. 74 mühendis ve 159 teknik elemanın 5 yıl süren zorlu çalışmasının ürünü olan Megastar, yüzlerce performans, güvenlik ve dayanıklılık testinden başarıyla geçti. Üstün teknolojisi ve modern tasarımıyla hafif ticari araç pazarında yepyeni bir sayfa açan Megastar’ın, farklı sektörlerin her tür ihtiyacını karşılayabilecek vanlar, kombiler, kombi vanlar, minibüsler ve kamyonetlerden oluşan 19 modeli var. Halen endüstri, inşaat, iletişim ve bilişim teknolojileri, medya, nakliye ve hizmet, finansal hizmetler sektörlerindeki 144 şirketi, 34.350 personeli ile Türkiye'nin en büyük holdinglerinden Çukurova Holding bünyesinde faaliyet gösteren BMC, ürün tasarım, geliştirme ve mühendislik çalışmalarını dışa bağımlı olmadan sürdüren tek Türk otomotiv kuruluşudur.



BUGATTİ

En eski ve en ünlü İtalyan otomobil üreticilerinden biridir. Zamanla birer klasik halini alan güçlü spor arabalarıyla tanınır. Bugatti'nin Bugatti Veyron modeli, dünyanın en yüksek hızına ulaşabilen (407 km/s), en fazla motor gücüne sahip olan (1001 beygir), ve en pahalı (1 Milyon Avro) seri üretim halindeki otomobilidir.




CHEVROLET

Chevrolet, 1911'de kurulmuş olan ABDli bir otomobil markasıdır. Adını Kurucusu Louis Chevrolet'in soy isminden almaktadır.1918'de %54.6'sını satın alan General Motors bünyesine geçmiştir.



CİTROEN

Otomotiv tarihinde çığır açan pek çok yeniliğe imza atan Citroën, 1919 yılında André Citroën tarafından kuruldu. Citroën soyadı, tüccar olan büyük büyük büyükbabasının sonradan “Citron” olarak değiştirilen “Limoenman” soyadından geliyordu; “küçük limonları olan adam”... Henüz 34 yaşındayken “dişli takımı” üretmek üzere kendi şirketini kuran André Citroën, otomotiv endüstrisinde daha sonraları bir dev olarak anılacaktı. Citroën’in hafızalara kazınan sembolü ”double chevron” (rütbe işareti) ise André Citroën’in kendi buluşu olan üçgen dişli sistemine bir gönderme...

2.bir hikaye ise,Citroeni yapan bu kisinin asil amaci o zamanlar mercedes gibi büyük firmalara kafa tutmakmis. Sirf bunun için yaptigi arabada çok siradisi özellikler varmis. Adam öyle bir yapmiski mesela yaptigi otomobilin 4 tekerleginden herhangi biri çikarilinca araba diger 3 tekerlek üzerinde çok rahat bir sekilde hareket edip yoluna devam edebiliyormus.(Gercektende su an kullanilan citroenlerin 3 teker üzerinde bile ilerleyebildigi söyleniyor. Hatta Istanbulda citroeni olan biri herkesin gozu onunde denemis bunu. )Neyse ayrica bu arabanin muciti yaptigi arabasinin maksimum hizdayken bile virajin sertligi ne olursa olsun hiçbir virajda hiçbir sekilde kesinlikle savrulmayacagini idda ediyormus. Ve öyleki söyledigi o maksimum hizda diger otomobil sirketlerinin arabalarinin savrulmamasi imkânsizmis.(mercedes bile savruluyormus). Ardindan bu adam soyledigini yapan biri olursa o kisi arabadan sag çiktigi takdirde o kisiye bedava araba yapip verecegini de idda edip herkesin dikkatini çekmeyi basarmis. Bu derece guveniyormus yaptigi arabaya. Vel hâsil kelam epey bir insan denemis ama savurmayi basaramamis hiçbiri. Sonunda bu adamin oglu denemeye karar vermis. Oglu da askeriyede ÇAVUSMUS. Adamin oglu denemis ve savurmayi basarmis. Ama sonuçta savrulmanin etkisiyle çok feci sekilde can vermis. Adam gunlerce uzulmus aglamis. En sonunda oglunun anisina oglunun askeriyedeki rütbesinin( çavus) isaretini bu arabaya logo yapmis .




CHRYSLER

Chrysler Anonim Şirketi 1925`te ABD`de kurulan daha sonraki yıllarda da Dodge markasını satın alarak 1930 yıllarda amerikanın en geniş servis ağına sahip markası haline gelmiştir.80'li yıllarda Mitsubishi markası ile ortak üretimler yapmış ve iflasın eşğinden Voyager-Grand voyager modeli ile dönmüştür.Chrysler, Dodge, Plymouth ve Jeep markaları adı altında üretim yapmıştır.Halen Dodge,Jeep ve Chrysler, 2000`haziranda Daimler-Benz ile ortaklık kurarak DaimlerChrysler otomotiv grubunun parçası haline gelmişlerdir. Bu ortaklığın ilk ürünü de 2002 yılında 3 milyon km test edilerek piyasaya çıkartılan, Amerikada'ki adıyla Liberty, avrupadaki adıyla Cherokee dir.




DACİA

1966 yılında Romanya hükümetinin açmış olduğu ihale sonucu kurulmuş , adını Romanya topraklarının eski adı olan Dacia’dan alan , 1999 yılında Renault bünyesine geçen Romanyalı otomobil üreticisi.1968 yılında bütün parçaları Fransa’dan ithal edilerek montajı yapılan ve Piteşti’deki fabrikasında boyanan Renault 8 modelini Dacia 1100 adıyla piyasaya vererek üretime başlamıştır. Dacia 1100 , 4 kapılı 5 kişilik karosere ve arkadan konumlandırılmış 1100 cc’lik 4 silindirli 46 HP gücünde motora sahipti. 133 km/h son hıza sahipti ve 100 km’de ortalama 6,6 lt benzin tüketmekte idi. Dacia 1100 modeli 1971 yılına kadar üretimi devam etmiştir.1969 yılında Renault 12 modeli Fransa’da üretime geçince Dacia’da 1300 adı ve kendi logosu altında 12’yi montajlamaya başlamıştır.Dacia 1300’lerde 1289 cc’lik 54 HP gücünde motor kullanılmaktaydı. Maksimum hızı 144 km/h’dı ve 100 km’de 9,4 lt yakıt tüketmekte idi. Türkiye’de Renaut 12’lerin üretimine Dacia’dan 2 yıl sonra 1971 yılında başlanmıştır.

Dacia 1300 montaja başlandıktan itibaren donanım farkı olan üç versiyonla satışa sunulmuştur. Bunlar 1300 Standart , 1300 Super ve 1301 modlleridir. 1301 modeli sadece Romanya parti üyeleri için üretilen bir versiyondu ve bugünün araçlarının olmazsa olmazı olan arka cam rezistansı ve 1300 modellerinde olmayan donanımlar içeriyordu.1973 yılında Fransa ile aynı anda Renault 12 Break olarak adlandırılan ve 12’nin Türkiye’de en popüler versiyonu olan Station Wagon modeli Romanya’da 1300 Break adıyla üretilmeye başlandı. Yine 1975-1982 yılları arasında kısıtlı sayıda (1500 kadar) 1302 adıyla bir pick up versiyonu da üretildi. 1302 modelinin çoğu Fransızların eski sömürgesi olan Cezayir’e ihraç edilmiştir. Bu dönemde Renault’un orta üst sınıfta bulunan 20 modeli de montaj yöntemiyle üst düzey Romen yöneticilerin kullanımına sunulmuştur.

1979 yılında Renault 12 ve dolayısıyla Dacia 1300 makyaj geçirmiş ve Doğu Avrupa markası için pek yaygın olmayan pek çok donanım sçeneği de bu yıllarda ürün gamına eklenmiş (Standart , MS , MLS , S , TL , TX) baz modelin adı 1310 olarak değiştirilmiştir. İlerki yıllarda da 1185 cc’lik Dacia 1210 , 1397 cc’lik Dacia 1410 versiyonlarıyla ürün gamı genişlemiştir.1981 yılında Dacia 1310 baz alınarak tasarlanmış tek kapılı 1310 Sport ve daha sonra da Dacia 1410 bazlı bir 1410 Sport modelleri sınırlı sayıda üretilmiştir.Dacia 1981 yılından sonra uyguladığı çeşitli makyajlarla Renault 12 modelini üretmeye devam etmiş ürettiği 2 ve 4 kapılı pick up’lar dışında 1310 modeli baz alınarak hatchback karasörlü modeli ve 12 modelinin tamamen dışında küçük boyutlu ve motorlu 500 Lastun modelini 1988-89 yıllarında kısa bir süre için üretilmiştir.Dacia halihazırda eski bir Peugeot modeli olan 309’u baz alarak ürettiği Solenza modeliyle özellikle Romanya’da önemli satış rakamlarına ulaşmıştır. Daha önceki modeli Süper Nova’nın iyileştirilmiş versiyonu olan Solenza 1999 yılında Renault’un Dacia’yı dünya markası yapmak için geliştirilmesine büyük katkılar sağlamıştır.



DAİHATSU

Daihatsu, Japon otomobil üreticisidir. Özellikle ufak sınıf araçlar üretmektedir. 1907 yılında Hatsudoki Seizo Co. Ltd. adıyla kurulmuştur. 1951 yılında Daihatsu Motor Co. Ltd. adını almıştır.
1907 Hatsudoki Seizo Co.,Ltd. içten yanmalı motorların üretim ve satışı için kuruldu.1930 3 tekerlekli araç üretimi başladı.
1939 Ikeda Fabrikası üretime başladı.
1951 Şirket ismi Daihatsu Motor Co., Ltd. olarak değiştirildi.
1957 3 tekerlekli kompakt "Midget" modelinin üretimi başladı.
1961 Ikeda II fabrikası üretime başladı.
1967 Toyoto Motor Sales Co. Ltd. ile ortaklık anlaşması yapıldı.



DAEWOO

Daewoo Güney Koreli şirket topluluğu idi. Dewoo Sınai adı altında 22 Mart 1967`de kurulmuştur.1972 yılında otomotiv alanında faaliyete geçmiştir .1999 yılında iflas etmiştir. Güney Kore hükümeti firmanın iflasıyla kalan 76 milyar dolarlık borcu üstlenmek zorunda kalmıştır. Daewoo’nun eski başkanı Kim Woo Chung’u kötü yönetim , bilanço sahtekarlığı ve yurt dışına para transferi nedeniyle 10 yıl hapis , 21 milyar dolar da para cezasına çarptırmıştır.




FERRARİ

Enzo Ferrari, Modena şehrinde 1898 yilinda dünyaya geldi . Birinci Dünya Savaşı'nda babasını ve kardeşlerini kaybettikten sonra yalnız bir yaşamla 1916 yılında, henüz 18 yaşındayken buluşur. Yarışçılık kariyeri de bu dönemlerde başlar.1920 yılında, Alfa Romeo nun yarış pilotlarından biri olur; ismi de bu dönemde bir efsane misali kulaktan kulağa yayılır. O'nun da öncülüğünde Alfa Romeo araba yarışçılığının bir numaralı ismi oldu. Enzo Ferrari'nin hız tutkusu, daha önce hiç kimsenin ulaşamadığı hızlarda virajları dönebilme kabiliyeti yanısıra; arabasının ergonomisinden, motor aksamına herşeyiyle ilgilenmesi O'nu araba yarışları tarihinin ölümsüzleri arasına sokar.1929 yılında Scuderia Ferrari yi Alfa Romeo'nun yarış takımı olarak kurar. 1932 yılına kadar Enzo Ferrari yarışmaya devam etti; ancak oğlu Dino Ferrari'nin doğumuyla yarışlardan ayrılarak, otomobil fabrikasının işlerine geçer. Lakin bu dönemde, araba motorlarının güçsüzlüğü; hafif spor arabaların gelişmesi üzerine çalışmalara başladı.

Enzo FerrariKontrolündeki yarış takımı katıldığı tüm yarışları kazandı; sadece 1935 yılında Mercedes'e geçilir. 1935 yılında Mercedes'in bu yarışı kazanmasında Castrol'un deterjan bazlı motor temizleyicisi büyük rol oynar. Mercedes'in motorunu Alfa Romeo'dan daha üstün performanslı ve istikrarlı kılar. Ertesi yıl, Castrol ürünlerini Alfa Romeo da kullanmaya başlar; günümüzde de halen Castrol en üstün motor bakımı ürünlerini sunmaktadır.Enzo Ferrari'nin yarış otomobillerini yaratma becerisi; o'nu Alfa Romeo'nun sportif direktörü yapar. Ancak; Enzo Ferrari'nin detaylarına bakmadan imzaladığı direktörlük kontratında, ayrılması durumunda 4 yıl başka bir yarış takımında çalışamayacağı ve tasarım yapmasının yasak olduğu kuralı vardı. Böylece kendi yarattığı o güne kadar eşi benzeri görülmemiş otomobil ergonomisini geliştirmesine de izin verilmez.

Enzo Ferrari'nin Alfa Romeo'dan ayrılması Direktörlükten ayrılmasıyla; Auto-Avio Costruzioni'yi kurdu. Bu şirket bazı yarış takımlarına parçalar satar. Doğduğu şehir Modena'da, küçük bir araba üretimi atolyesi kurdu; ve burada sadece kendisinin kullanması için bir araba yaratmaya çalışır. Ancak, İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla İtalya zor günler geçirmektedir. Modena'nın bombalanmasıyla, tasarımına yeni başladığı arabayı da bitiremeden Maranello'ya taşınmak zorunda kalır. Yıllar sonra Ferrari Modena 360; Enzo Ferrari'nin kütüphanesinde kalan basit bir ön tasarımını baz alarak Pininfarina tarafından yapılacaktır.

Ferrari'nin kuruluşu ve maddi sorunlar :Maranello'ya kaçışı sonrasında, burada tekrar bir atolye kuran Enzo Ferrari; 1946 yılında, Dünya otomotiv tarihin en çok "düşlere" giren ismi Ferrari'yi kurar.Ferrari 1951 yılında İngiltere Gran Prix'sinin yanı sıra; LeMans'da 14 zafer kazanır. 1960 ve 1965 yılları arasında 6 yıl üst üste LeMans'ı kazanması da Ferrari'yi otomobil yarışçılığının en büyük ismi yapar. Ancak, gelişen dünya ekonomisi ile; profesyonelce işleyen şirketlerin hızına erişemez.Maddi olarak büyük sorunlar yaşayan Ferrari'nin yaşadığı bu sorun; halen günümüzde profesyonelce işlemeyen şirketlerin hazin sonunu simgelemektedir. Profesyonel bir şirketin bir banka'dan borç almaya çalışması gerekirken; Enzo Ferrari şirketi ayakta tutabilmek için İtalyan mafyası'ndan borç alır.

Dino Ferrari'nin ölümü :Ferrari Dinoİtalyan Mafyası'na borcunu geri ödeyemeyen Enzo Ferrari'nin oğlu, Dino Ferrari genel bakış açısına göre (filmlerde ve belgesellerde anlatıldığı üzere) İtalyan Mafyası tarafından zehirlenerek öldürülür. Bu konuda iki değişik bakış açısı daha vardır; mahkeme tutanakları "kas gelişememezliği" hastalığından öldüğünü yazar. O dönemde İtalyan medyası bunu Dino Ferrari'nin uyuşturucu kullanmasıyla da ilgili olduğunu sunmuştu; ancak Dino Ferrari 24 yaşında vefat etmesine rağmen arabalar üzerine müthiş bir bilgisi vardı. Formula 2 arabaları için V6 motorunu daha 23 yaşındayken düşünüp, Vittorio Jano'ya da ertesi yıl ölmeden önce teknik düşüncelerini iletmişti. Bu da, o'nun en son günlerinde bile oldukça zinde olduğunu gösterir.

1956 yılında Enzo Ferrari hukuksal anlamda bu olayın üzerine fazla gidemez, lakin bu dönemde gerek İtalya ve gerek Amerika Birleşik Devletleri'ndeki illegal yaşam ve mahkemeler; Sicilya'daki aileler tarafından yönetilmekteydi.Bu olayın üzerine, Enzo Ferrari; Ferrari'nin "Ferrari Dino" serisini yarattı. Bu tasarım Ford'un yarattığı en hızlı ve yarışlardaki en başarılı arabası Ford GT40 'a ilham kaynağı olacaktır.

Ferrari'nin Fiat'a satılması Maddi sorunlardan kurtulamayan Ferrari, hisselerinin bir bölümünü Fiat'a sattı. Bunun üzerine Ford 1963 yılında 18 Milyon dolarlık bir teklif sundu. Enzo Ferrari hemen hemen her konuda anlaşıp, ancak Ford'un yarış takımını kontrol etme isteği Enzo Ferrari tarafından reddeder ve anlaşma bozulur. Bu da Ford'un o dönemde yarışlara girmesine sebep olur. 1969 yılında oldukça güç durumda kalan Enzo Ferrari şirketin hisselerin yarısını Fiat'a vererek, yönetimden bir adım geri çekildi.1988 yılında da Fiat hisselerin %90'ına sahip olur. 2000' li yıllara yaklaşılırken FIAT' tın da hisselerin bir bölümünü ünlü bir İtalyan bankası olan Mediabanco' ya satmasıyla Ferrari hisseleri bölünerek farklı kullanıcıların eline geçmiştir. (hatta bunların bir kısmını F1' in ticari haklarının sahibi Bernie Eclestone' un da aldığı söylenmektedir.Ford'un Ferrari tarafından hazırlıkları yapılmış, bir çok masrafa girilmiş projesinin iptal olması ardından; Ford "Ferrari" projesine "Ford GT40" ismi altında devam etti. İki yıl deneme sonrasında, Ferrari'yi yarışlarda geçmesi de Amerikan otomobil yarışçılığının en büyük günlerinden biri olarak kabul edilir.


Pininfarina'nın Ferrari'yle buluşması ve Enzo Ferrari'nin ölümü

Ferrari Testarossa1969 yılı Ferrari'nin tarihindeki en önemli yıllardan biridir. Lakin bu yıl, Enzo Ferrari tasarımcı dostu Battista Farina'nın oğlu Sergio "Pinin"farina'ya çizdiği muhteşem çizgiler doğrultusunda şans tanıdı. Prototip olarak sunulan 1969 Ferrari 512s, 1967 Ferrari 206 Dino'nin daha ince ve modern çizgilerle yaratılmış halidir. Üretime geçen 1971 Ferrari BB ile Ferrari dünya otomobil dünyası arenasına tekrar girer.

1984 yılı, Pininfarina'nın otomotiv dünyasının yeni bir çağa başlatmasına şahit olur. Tüm zamanların en güzel tasarımlarından biri olarak gösterilen Ferrari Testarossa; satışa sunulur sunulmaz yüksek fiyatına rağmen lüks otomobillerde satış rekorları kırar. Testarossa, halen günümüz spor arabalarının çizgilerini örnek aldığı efsanevi bir otomobil haline dönüşür.

1988 yılında, Enzo Ferrari; Ferrari'nin 40'ıncı yılı için üretilen F40'ın sunulmasından bir yıl sonra vefat eder. Enzo Ferrari'nin, her ne kadar yaşamında son günleri olsa da; en çok beğendiği Ferrari'nin F40 olduğunu söylemiştir.Ferrari F40'ın ilk sahibi, dünya tarihinin en büyük futbolcularından biri olarak gösterilen Diego Armando Maradona'dır. AC Milan başkanı Silvio Berlusconi, Napoli'nin Serie A şampiyonu ve İtalya Kupası'nı Maradona ile 1987 yılında alması üzerine; kendisine transfer teklifinde bulundu. Napoli başkanı Corrado Ferlaino da, Maradona'yı Napoli'de tutabilmek için kendisine Ferrari tarafından üretilen tek siyah renk F40 'ı hediye etti. Maradona da halen günümüzde kararını Ferrari yüzünden verdiğini söylemektedir.

Enzo Ferrari'nin ölümü ardından Ferrari'nin şirket olarak çok daha profesyonelce işlemesi başlar. Lakin, hisselerin büyük bir çoğunluğu Fiat'a geçer.1990lı yıllarda Ferrari 1992 Ferrari 456 GT , 1994 F355 ve 1996 550 Maranello takibi senelerde sunan Ferrari; Dünya'nın dört bir yanında en güzel lüks spor araba olarak tanınmasını sağladı. Ferrari, kuruluşunun 50'inci yılında F50 modelini limitli sayıda üreterek dünyaya sundu.1979' dan sonra Formula 1 pilotlar şampiyonluğunu ve 1984' den sonra da takımlar şampiyonluğunu kazanamayan Scuderia Ferrari yarış takımı, 1990 yılında McLaren' den ayrılan Alain Prost ile anlaştı. 1990 yılının son yarışı Suzuka Büyük Ödülü' nde Ayrton Senna' nın Alain Prost' a kasıtlı çarpması sonucu şampiyonluğu kaçırdı. 1991 ve sonrasında yeteri kadar mücadeleci bir Formula 1 aracı üretemeyen Ferrari, birkaç yıl daha şampiyonluk mücadelesine giremedi.

1993 yılında takımın yönetimine Jean Todt' un getirilmesi ile yeniden yapılanmaya giden Scuderia Ferrari, 1995 yılının sonunda 1994 ve 1995 yıllarının dünya şampiyonu Michael Schumacher ile anlaştı. 1996' da kötü bir sezon geçiren takım, 1997 ve 1998 yıllarında şampiyonluk için tekrar güçlü bir aday olmasına rağmen yine son yarışlarda şampiyonluğu kaçırdı. Ferrari, 1999 İngiltere Büyük Ödülü' nde 1. pilot Michael Schumacher' in kaza yaparak ayağını kırması sonucu yarışlardan uzak kalmasına rağmen, Eddie Irvine ile şampiyonluk mücadelesine devam etti. Ferrari, pilotlar şampiyonluğunun yine son yarışta kaybetmesine rağmen, 1984 yılından beri kazanamadığı "Formula 1 Takımlar Şampiyonu" ünvanını kazanmayı başardı.

2000li yıllarda Ferrari Michael Schumacher 2005 ABD Grand Prix öncesi basın toplantısında2000 yılında Mika Hakkinen ve McLaren' e karşı Michael Schumacher ile kazanılan pilotlar şampiyonluğu, 21 yıl sonra kazanılmış ilk "Formula 1 Pilotlar Şampiyonluğu" ünvanı olmasının yanında 5 yıl sürecek bir başarının da başlangıcı oldu.2001 yılında McLaren ve BMW.Williams' ın ortak olduğu şampiyonluk yarışını önde tamamlayan Ferrari, 2002 yılında radikal özelliklere sahip F2002 adlı araç ile büyük bir üstünlük sağlayarak şampiyonluğu sezonun bitiminden çok önce elde etmeyi başardı. 2002 yılının sonunda Ferrari' nin bu üstünlüğü nedeniyle Uluslararası Otomobil Federasyonu (FIA), Formula 1' de masrafları azaltarak diğer takımların rekabet gücünü arttırmak amacıyla bazı kural değişikliklerine gitti.2003 yılında yeni kurallardan etkilenmesine rağmen tekrar hem takımlar hem de pilotlar şampiyonluğunu kazanmayı başardı.2004 yılında F2004 ile 18 yarışın 15' ini kazanarak 2002' deki üstünlüğünü daha da ileri taşıyan Ferrari, yine hem takımlar hem de pilotlar şampiyonluğunu kazanmayı başardı.Ferrari' nin 2004' ü de domine etmesinin üzerine FIA daha radikal kural değişikliklerine gitti. 2005 yılında aleyhine değiştirilen kurallara ayak uyduramayan Ferrari, araç ile lastik arasında yaşanan uyumsuzluk ve kural değişikliklerinin amacına ulaşmasi nedeniyle şampiyonayı ancak 3. olarak tamamlayabildi.

2006 yılında yapılan yeni kural değişiklikleri ve 3 litre V10 motordan 2.4 litre V8 motora geçişle birlikte yeniden bir toparlanma dönemine giren Ferrari, şampiyonluk mücadelesine tekrar ortak olmuştur.Monte Carlo Grand Prix'in de şampiyon pilot Michael Schumacher'in diğerlerini engellemek adına aracını yolda bıraktığı gibi bir suçlama yüzünden ve arından yaptığı motor değişikliği ile garajdan, diğer pilot Felipe Massa'nın da sıralama turlarında yaptıgı kazadan dolayı son sıradan başlaması ile tarihindeki en kötu sıralama ile başlamalarına rağmen Michael Schumacher muhteşem bir sürüş ile böyle zor bir pistte 5.'liği elde ederek şampiyon ruhunu ve tecrübesini ortaya koymustur.F2004, birçok otorite tarafından gelmiş geçmiş en iyi Formula 1 aracı olarak kabul edilir. Michael Schumacher de bu dönemde elde ettiği başarılarla üst üste rekorlar kırarak tüm zamanların en başarılı Formula 1 pilotu olmuştur.

2004 yılı itibari ile, Fiat Ferrari'nin %56'sını, Mediobanca %15'ini, Commerzbank %10'unu, Lehman Kardeşler %7'sini ve Ferrari'nin oğlu Piero Ferrari %10'una sahiptir.



FİAT

Fiat S.p.A. (Fiat Grubu olarak da bilinir) otomobil üreticisi, finansal ve endüstriyel grup. 1899 yılında Torino`da kurulmuştur. İsmini "Fabbrica Italiana Automobili Torino" kelimelerinin baş harflerinden alır.



FORD

Ford otomobil şirketi, Henry Ford tarafından Highland Park, Michigan, A.B.D.'de 16 Haziran 1903 tarihinde kuruldu. Ford oldukça yüksek sayıda üretime geçerken; endüstrinin de genel anlamda gelişmesinde büyük rol oynadı. Ford, Eli Whitney 'nin düşüncelerini kullanarak değişebilir parçaları kullanıyordu. Böylelikle, arabalar daha düşük masraflarda üretilebiliyor ve yenilenebiliyordu. 12 kişinin 28.000 dolar yatırım yaparak kurduğu Ford günümüzde en fazla otomobil satan marka konumuna gelmiştir. Henry Ford'un şirket ve fabrika çalışanlarının da otomobil sahibi olabilme olanağı sunarak geliştirdiği Ford Model T 1908 yılında piyasaya sunulmuştur. Hızlı üretime geçilmesiyle beraber 1913 yılında 12.5 saat olan şasi üretimi, 2 saat 40 dakikaya düşmüştür. Bunun yanı sıra, aynı dönem içerisinde çalışanlarının maaşlarını 2 katına çıkararak günlük 9 saatlik çalışma sürelerini de 8 saate düşürmüştür. Rakip şirketler bunu kapitalizme uygun görmese de yıl sonunda Ford Amerika'daki tüm arabaların %50'sini üretiyordu. 1918 yılında ise, ülkedeki arabaların yarısı Model T olmuştu. Bunun yanı sıra, bu modelin fabrika çıkış renginin siyah olmasının sebebi de siyah boyanın en hızlı kuruyan boya olmasıydı. 1927 yılında Model T yerini Ford Model A'ya bıraktı.Birinci dünya savaşı sonrasında yaşanan Amerika'daki büyük çöküntü döneminde ise, Amerika'daki tüm şirketlerde olduğu gibi Ford da bir çöküntü yaşadı ve bir çok fabrikasını kapatmak zorunda kaldı ve işçileri de işsiz kaldılar.

Ford Model T Roadster

2007 Ford Shelby GT500İkinci dünya savaşı döneminde tank üreterek şirket ayakta kalmaya çabalarken, savaş sonrasında Ford tekrar eski günlerine dönmeye başladı.1955 yılında, halka açık bir şirket olan Ford, sonraki yıllarda Kanada, Meksika, İngiltere, Almanya, Brezilya, Arjantin, Avustralya, Güney Afrika ve Türkiye başta olmak üzere bir çok ülkede fabrikalar açtı.Bir dönem Ferrari'yi satın alan Ford, Enzo Ferrari'nin yarış takımını Ford'un yönetmesini istememesiyle bu anlaşmayı bozdu. Bunun peşinden gelen büyük bir rakabet; Ford'un GT40 modeli ile Ferrari'yi yenmesiyle sona erdi. Bunun ardından bu efsane model hem yarışlardan, hem de üretimden çekildi. Bir nebze olarak belki Ford'un isterse dünyanın en iyi yarış arabasını da yaratabileceğini simgeliyordu bu zafer.Ford'un merkezi günümüzde Dearborn, Michigan, A.B.D.'de bulunmaktadır. Bünyesinde Mercury, Lincoln, Aston Martin, Jaguar, Volvo ve Land Rover'ı da bulunduran Ford ayrıca Mazda'ya da ortaktır. Bunun yanı sıra Amerika'nın en büyük araba kiralama şirketlerinden biri olan Hertz'in de sahibidirEski ve yeni Ford Mustang2005 yılında ünlü spor modeli Mustang'e yeni bir yüz sunacak olan Ford, tasarımında eski günlerden esinlenmiştir




HONDA

Soichiro Honda… Çocukluğundan beri aklından çıkarmadığı kendi eliyle otomobil üretme rüyasını gerçekleştiren adam.
Eylül 1948´de Honda´yı kuran adam. İlk gençlik günlerinde kendi ürettiği otomobili dünya yarışlarında lider olarak görmeyi hayal eden ve başaran adam. Yarattığı mühendislik harikası motorlarla Honda markasını kısa sürede yollarda rakip tanımayan bir konuma getiren adam. Çalıştığı yıllar boyunca ticari kaygıları bir kenara bırakıp idealist tavrıyla mühendislik harikası tasarımlar ve buluşlar yapan adam.

Soichiro Honda neler başardı ?

Honda´nın sadece kurucusu değil, aynı zamanda Honda´nın yolunu belirleyen insan olmayı başardı. Her zaman yaratıcı fikirleri ve projeleri desteklemek için sermaye artırdı. 1949 yılında Dream (Rüya) isimli 98 cc´lik motosikleti üretti. 1961´de 125 cc gücündeki Honda motosikletle Honda Motor´un dünya şampiyonluğunu kazanmasını sağladı. 1964´te Honda, seri otomobil üretimine başladı. Yine aynı yılda kendi aracıyla Formula 1´e katıldı ve ilk GP´yi 1965 yılının Ekim´inde kazandı.1975 yılında dünyadaki en önemli otomobil markalarının içine girmeyi başardı. 1980´li yıllarda ise kalitesi, sorumlulukları, çevre konusundaki duyarlılığı ve mühendislik hedefleriyle dünyanın en büyük çok uluslu şirketlerinden biri haline geldi. Şöyle bir dönüp baktığımızda bütün bu başarıların ve gelinen noktanın bir çocukluk hayalinden başka birşey olmadığını anlamak çok zor olmasa gerek…



HYUNDAİ

Hyundai, Güney Koreli otomobil üreticisi ve çelik sanayicisi firmadır. Kore dilinde Hyundai şimdiki zaman, asri zaman anlamındadır. Hyundai, aralarında inşaat müteahhitliği, otomobil, gemi yapımı, sigortacılık, elektronik, lojistik de bulunan pekçok alanda etkinlik göstermektedir.

1967 yılında Güney Kore Ulsan’da Chung Ju Yung , Hyundai Motors firmasını HMC adıyla adıyla kurarak İngiltere'den kit halinde gelen Ford Cortina modeli arabaları monte etmeye başlamıştır.

Chung Ju Yung gelişmelerinin sektöre farklı bir açıdan bakan bir yabancı tarafından gerçekleştirleceğine inanıyordu. Yabancılara pek de olumlu bir gözle bakmayan bir kültürde bu riskli bir tercihti. Yung bu riski göze aldı ve tercihi İngiltere’den George Turnbull oldu.

Turnbull, Koreye 1974 başlarında geldi ve kendisine Ulsan da bir otomobil fabrikası kurarak ilk arabasını iki yıl içinde üretme görevi verildi. Otomobil üretimi için gelişmiş bir alt yapısı olmayan bir ülkede bu, gerçekleşebilmesi güç bir görevdi. Koreli anlayışı, kurulan fabrikasının ısıtma sisteminin ancak proje kar’a geçtikten sonra gündeme gelebileceğini öngörmekte idi. Turnbull yönetimi kar etmeyi beklemeden ısıtma sistemi monte etmeye güç razı edebildi. Güç şartlara rağmen iki yıl sonra Hyundai Pony ilk Güney Kore halk arabası olarak üretim hattından satışa geçebildi. Bir Koreli ve bir İngiliz elele vererek Güney Korelilerin yaygın bir şekilde satın alıp kullanabileceği bir otomobili hayata geçirdiler.




JEEP

Jeep, 1941 yılında ABD ordusu için yaratılmış hafif arazi aracı ve onu üretmek için kurulan bir firmanın adıdır. Bugün firmanın sahibi Daimler Chrysler'dir.Jeep markası Turkiye'de bir marka olarak algılanmaktan çıkmış ve halk arasinda bu tür arazi tipi arabalara markasi ne olursa olsun genel olarak Jeep denmeye başlanmıştır.

Tarihi

1938 yılında motosikletlerinin ve diğer askeri araçlarının (modifiye edilmiş Ford Model-T) yerine geçebilecek;hafif, manevra yeteneği güçlü, sağlam, güvenli ve seri bir genel maksatlı araç arayışı içinde olan ABD ordusu bu ihtiyacını karşılamak için bir yarışma düzenledi.135 farklı firmaya yarışmaya katılması için çağrıda bulunuldu.Ancak yarışmaya katılacak firmalar bazı kısıtlamalarada uymak zorundaydılar.Taşımacılık için ağırlığın 600lbs'yi ve dingil aralığının 75 inç'i geçmemesi bu kısıtlamalardan bazılarıydı.Sadece 49 günde bir prototip ve ayrıca 75 günde 70 test aracı üretmek için kıyasıya bir mücadele başladı.Sonuç olarak sadece üç firma bunu başarabildi(Bantam, Willy-Overland, ve Ford).Yarışmayı kazanan 738,74 $'lık fiyatıyla Willy-Overland oldu. Bu modelin adı CJ1A idi. bir askeri araç için gayet lüks olan bu araçta tente ve otomatik camlar vardı. ertesi yıl, orduda epey iyi tutan bu araç cj2 ismi ve bir kaç farklılıkla sivil halkın kullanımına sunulmuştu.Jeep isminin nerden geldiği tam olarak bilinememekle birlikte Ford'un yarışma için ürettiği 'Ford GP' isminden geldiğine inanılmaktadır.'GP' isminin ise General-Purpose (Genel maksatlı) yada G=Government ve ABD'deki 4X4 sınıfını ifade eden P'nin birleşimiyle oluştuğu düşünülmektedir.




LADA

Volga Otomobil Fabrikası 27 Temmuz 1966 yılında, Kuibyschewer (bugünkü adı ile Samara) bölgesinde, yıllık 600.000 otomobil kapasitesi ile üretime başlamıştır. Bu üretim için İtalyan Fiat ile 1966 yılında teknoloji ve lisans anlaşması yapılmış olup, şirketin yönetimine ülkenin otomobil bakanı Viktot Nikolayavich atanmıştır. 1967 yılının Nisan ayında ilk Zhiguli (Fiat 124 şasesi ) otomobilller (sonraki modeller Lada adını almıştır) üretim bandından çıkmaya başlamıştır.

1970 Aracın projelendirme aşamasında Fiat, Moskova Enstitüsü Nami ve şirketin araştırma - geliştirme departmanı birlikte yer almışlardır. Fiat 124 adı ile 1966 yılında sınıfında yılın otomobili seçilen bu model VAZ 2101 adı ile de ülkesinin en popüler otomobili olma sözünü veriyordu.

1973 1971 yılının Mart ayında yıllık 220.000 adet otomobil üretim kapasitesine ulaşan fabrika 1972 yılının Ocak ve yine aynı yılın Eylül ayında kapasitesini arttırmış, Aralık 1973 yılında ise fabrika bütün olanakları ile tam kapasite üretime ulaşmıştır.

2003 Avtovaz yıllık 750.000 adet imalat kapasitesi ile Rusya ve Doğu Avrupa'nın en büyük otomobil üreticisi konumundadır. 1970 - 2003 yılları arasında 600.000 adeti Vega modeli olmak üzere toplam 22 milyon araç üretmiştir. Ayrıca lisans anlaşmaları ile aralarında Ukrayna, Kazakistan, Mısır ve Ekvator ülkelerinin de bulunduğu 18 ayrı montaj tesisleri de faaliyet göstermektedir.Türkiye'ye 1986 yılından itibaren ithal edilmeye başlanan LADA büyük bir ilgi ile karşılanmış ve 1989-1993 yılları arasında üstüste ençok satılan ithal otomobil olma başarısını yakalamıştır.



LAMBORGHİNİ

Automobili Lamborghini S.p.A. (kısaca Lamborghini) 1963 yılından bu yana, az sayıda spor ve arazi otomobilleri üretmiştir. Fabrikaları Modena ve Bolonya şehirleri arasında küçük bir İtalya kasabasında; Sant'Agata'da üretilmektedir.Lamborghini Murcielago RoadsterLamborghini şirketinin arazi taşıtlarından, spor arabalarına geçişi sahibi Feruccio Lamborghini (1916-1993) 'nin spor arabalarına başta Ferrari ile tutkun olmasıyla başlar. Bilinen hikayeye göre, Ferrari'sinin debriyajı bozulunca Ferrari fabrikasına giden Lamborghini ile Enzo Ferrari görüşmek istemez. Kendi debriyajını büyük bir kolaylıkla tamir eden Lamborghini, spor arabalar üretmeye karar verir.

Giorgetto Giugiaro ve Marcello Gandini gibi ünlü tasarımcılar ile çalışan Lamborghini, seri üretilen tüm arabalar arasında en pahalı, en güçlü yol arabalarını temsil etmiştir.2004 yılında, Lamborghini'nin sahibi Volkswagen grubunun baştasarımcısı ; Peugeot ve Mercedes'in günümüzdeki çizgisini yaratan Murat Günak çocukluğundan beri Lamborghini hayranı olduğunu ve Lamborghini için unutulmayacak bir tasarımla Lamborghini hayranları karşısına çıkacağını Volkswagen saflarına geçtikten bir kaç gün sonra açıklamıştır. 2004 yılında çıkan Murcielago ve Gallardo modelleri, Belçikalı otomotiv tasarımcısı Luc Donckerwolcke tarafından tasarlanmıştır.



MAZDA

Mazda Motor Corporation veya orijinal adıyla Matsuda Kabushiki-kaisha, Hiroşima, Japonya temelli bir Japon otomobil markası. 2005 itibariyle, firma yılda yaklaşık 800.000 otomobil üretmektedir. Mazda Ford bünyesinde üretimine devam etmektedir.Ford un Mazda üzerindeki hissesi %33,7 dir.Auto Alliance isimli bir firma vasıtası ile Tayvan da Ford ile ortak ticari modeller üretmektedir.Ford Ranger ve Mazda B 2500 bunlardan biridir.1990 lı yıllarda birçok Kia modeline parça ve teknoloji tedarik etmiştir



MERCEDES

1876 yılında Nikolaus August Otto, uzun yıllardan beri sürdürülen "Güç Kaynağı" arayışına son vererek ilk dört zamanlı gaz motorunu üretti.~Otto’nun yaptığı 4 zamanlı motorda ateşleme alevle yapıldığı için motor devri ancak dakikada 150-200 devire çıkabiliyordu. Kontrollü bir ateşlemesi olmayan bu motor geniş bir uygulama alanı bulamadı.

Otto’nun çalışma arkadaşlarından Daimler , Ottodan ayrılarak kurduğu atölyede sıcak boru ateşlemesi denilen bir sistemi geliştirdi. Boru sıcaklığı ayar edilerek , motor devrini ve çalışmasını kısmen kontrol altına aldı. Böylece motor devrini 800-1000 d/d’ya çıkarmayı başardı. Bu içten yanmalı motorların otomobillerde kullanılabileceğini ortaya koydu. Fakat motorlarda hala yakıt olarak hava gazı kullanılıyordu.

Bundan sonraki çalışmalar havagazının yerine benzinin kullanılmasını sağlamak için ; benzini pülverize ederek hava ile karıştırılması üzerinde yoğunlaştırıldı. Bu amaçla Daimler Almanya’da , Forest Fransa’da çalışmalar yaptılar. Forest , filit tulumbası esasına göre çalışan ilk karbüratörü yaptıysa da başarılı olamadı.

Daimler ise , havayı sıvı yakıt içerisine iterek yakıtı zerrelerine ayırıp bu zerreleri de ateşlemeden önce sıcak boru temas ettirerek buhar haline getirmeye çalıştı . Sonunda Daimler bu iki prensibi birleştirerek arkadaşı Wilhelm Mayback ile birlikte bugünkü modern karbüratörlerin esasını teşkil eden ilk şamandıralı karbüratörü yaptı. 1885 yılında Reitwagen adında bir motorlu bisiklet de üretti.

Mercedes eski ve yeni model

1885 Daimler ReitwagenBu çalışmalar devam ederken Alman mühendisi Karl Benz Daimler'in motoruna kendi bulduğu ilk elektrikli ateşleme sistemini de ekleyerek ticari yönden daha elverişli içten yanmalı motoru üretti. Gottlieb Daimler şamandıralı karbüratör yaparak içten yanmalı motorların gelişmesine katkıda bulunsada yaptığı motoru bisiklet , kayık , at arabası gibi taşıtlara monte etmeye çalışarak Karl Benz’in gerisinde kaldı.

At kullanılmadan kendiliğinden hareket edebilen anlamındaki auto+mobile kavramının ortaya atılmasından sonra ilk otomobilin doğumu, bugün Otto motoru olarak bilinen bu motorun geliştirilmesinden tam 10 yıl sonra gerçekleştirildi. Karl Benz 3 tekerlekli otomobili yaparak fabrika etrafında deneme turları atmıştır. Bu esnada karısı ve işçileri heyacan içinde bağıra çağıra peşinden koştukları bilinir. Ancak araç dört turdan sonra bozulmuştur. 9 Ocak 1886 tarihinde Mannheim'li fabrikatör Karl Benz, Berlin'deki imparatorluk Patent Bürosu'na baş vurarak "Gaz motoruyla hareket eden araç" için patent hakkını aldı.

Aynı yıl "Kendi kendine hareket eden otomobil" rüyasıyla uğraşan bir başka kişi, Gottlieb Daimler, Stuttgart yakınlarındaki Cannstatt kasabasında önemli bir başanya imzasını attı: Gottlieb Daimler ilk motorlu otomobilini denedi.

Birbirine çok yakın mekanlarda, ancak birbirlerinden habersiz olarak otomobillerini geliştiren Daimler ve Benz buluşlanyla yeni bir çağın açılmasına, dünyanın tam anlamıyla harekete geçmesine neden oldular.

Daha sonraki yıllarda Karl Benz'in şirketi "Benz&Cie" ve Gottlieb Daimler'in şirketi "Daimler Motoren - Gesellschaft" birbirlerine rakip olarak otomobil ürettiler.

İlk otomobillerin çoğu , dişlileri olmadığı için yokuş çıkamıyor , önce durup sonra geriye doğru inmeye başlıyordu. 1893’da yapılan Benz Victoria marka arabada bir deri kayışı küçük bir kasnağa bindiren bir kol kullanılmıştı . Bu düzenek tekerleklerin daha yavaş dönmesini ve yüksek manivela gücünün arabayı yokuş yukarı tırmandırmasını sağlıyordu. Benz Fabrikası 1896’ya kadar 130 araç üretti. 1894 yılında piyasaya sürülen Benz Velo önemli sayıda satılan ilk araç olmuştu.

300 SL modeli1897 yılında Fransa'nın Nice kentinde yaşayan Avusturyalı tüccar ve Avusturya Nice Başkonsolosu Emil Jellinek, Daimler fabrikasını ziyaret ederek bir otomobil satın aldı. Uluslararası finans dünyası ve aristokrasi ile iyi ilişkiler içinde olan Jellinek, Daimler otomobili ile Fransız Riviera'sında büyük ilgi topladı. Daha sonra Jelinek 1899'da 23 beygir gücünde motorla donatılmış bir Daimler yarış otomobiline büyük kızı Mercedes 'in adını vererek bu araçla Nice'de bir yarışa katıldı ve birinci oldu. Bu başandan sonra Jelinek, Daimler fabrikasına 36 otomobil sipariş verdi ve bu araçların "Mercedes" adını taşımalarını şart koştu.

Emil Jelinek'in elde ettiği satış başarısı üzerine Daimler, 1901 yılından itibaren ürettiği araçları "Mercedes" olarak adlandırmaya karar verdi. Mercedes İspanyolca konuşulan ülkelerde çok kullanılan bir isimdir. Kelime olarak da Mars gezegeninin ispanyolca adıdır. Lütuf ve zerafet anlamına da gelmektedir. 23 Haziran 1902 tarihinde Mercedes marka adı olarak tescil edildi. 26 Eylül 1902 tarihinden itibarende kanunlarca koruma altına alındı.



OPEL

Opel, Alman otomotiv firması. 21 Ocak 1863`te kuruldu. İlk zamanlarında dikiş makinesi ve bisiklet üreten bir firma olarak hizmet vermekteydi. Otomobil üretmeye 1899 yılında geçildi.



PORSCHE

Porsche (okunuşu;Porşe, Porsche yetkilileri "Porş" denilmesinden büyük rahatsızlık duymaktadır), 1947 yılında; Ferdinand Porsche'nın oğlu Ferry Porsche tarafından Stuttgart'da kurulmuş olan spor araba firmasıdır.İlk modelleri 1948 yılında çıkan Porsche 356'dır. Ferdinand Porsche 356 tasarımını yaparken oğluna yardım etmiş ama 1951 yılında vefat etmiştir.

1963 yılında araba yarışlarında müthiş başarılar elde edecek Porsche 911i piyasaya sunarlar. 6 silindirli, arkadan motorlu bir spor arabasıdır ve rallilerde de büyük başarılar kazanır.Bu süre içerisinde Volkswagen ile yakınlaşmalar olur ve ortaklaşa çalışmalarda bulunurlar. (1969 VW-Porsche 914, 1976 Porsche 924 (Audi bazı parçaları kullanmıştır) ve 2002 Porsche Cayenne (motoru da başta olmak üzere birçok teknik aksamı ve ergonomik çizgileri Volkswagen Tuareg'de kullanılmıştır). 2003 yılında Ferdinand Porsche'nin torunu, Ferdinand Piech Volkswagen'in CEO'su olarak bu iki şirketin "ailesel" anlamda birleşmesini sağlamıştır.Porsche Lemans'ı 16 kez kazanmış, Formula 1'de McLaren'in motorunu yaratmış, Paris Dakar Rallisi'nin de zirvedeki isimlerinden biri olmuştur.Halen de Seat, Daewoo ve Subaru başta olmak üzere birçok otomotiv firması danışman olarak Porsche firmasıyla anlaşma yapmışlardır.



ROLLS ROYCE

Henry Royce 1884’te elektronik ve makine üreten bir fabrika kurdu. 1904’te ilk otomobilini yaptı. Aynı yıl Londra’da otomobil satan Stewart Rolls’la tanıştı. İkili işbirliği yapmak üzere anlaştı. Royce’un yaptığı otomobilleri Rolls satmaya başladı. Otomobillerin adı "Rolls Royce" oldu. Günümüzde yalnızca Phantom modelini üretmektedir. Daha çok Jet motorları üretmektedir.



SAAB

SAAB, 1907'de İsveç'te kurulan otomobil ve uçak şirketidir. Dünyanın en sağlam ve güvenli otomobili olduğu savunulur. Bunda İsveç çeliğininde önemi büyüktür. SAAB aynı zamanda süper sonik savaş uçakları da üretmektedir. SAAB'ın ticari araç markası ise SCANIA'dır. General Motors Company'nin bir markasıdır.



SKODA AUTO

Škoda Auto, Çek otomobil üreticisi, en eski otomobil üreticileriden biridir. 1991`de Volkswagen Grubu tarafından satın alındı.Şirket 1895 yılında Laurin & Klement adlı aile şirketinde çalışan 2 kişinin bisiklet yapmak üzere ortaklık kurmaları ile kuruldu. 1899 da motosiklet, 6 yıl sonra da araba yapılmaya başlandı.




SUBARU

1917 Chikuhei Nakajima "Havacılık Araştırma laboratuarı"'nı kurdu (Daha sonra Nakajima Uçak Şirketi ve Fuji Sangyo Şirketi)
1946 Fuji Sangyo Şti. ilk Scooter'ını üretti.
1949 Fuji Sangyo Şti. Japonya'nın ilk İskeletsiz Monokok gövdeli arkadan motorlu otobüsünü üretti.
1953 Fuji Heavy Industries Ltd. (FHI) kuruldu.
1955 Rabbit Junior 125 cc Scooter tanıtıldı.
1958 Subaru 360 Mini otomobil tanıtıldı.
1959 İlk Semi-decker otobüs tanıtıldı.
1960 FHI Hisse senetleri Tokyo Borsası'na Kote oldu.
1961 Gunma'daki ana fabrika tamamlandı. Sambar kamyonet tanıtıldı. Robin markalı EY-21 tipi motor üretimi başladı.
1964 Ana fabrikada 1,6 km.lik otomatik montaj hattı tamamlandı.
1965 Subaru 1000, Japonya'nın ilk seri üretim önden çekişli otomobili tanıtıldı.
1966 Subaru 1000, 4 kapı sedan tanıtıldı.
1968 Subaru of America, Inc. New Jersey de kuruldu. Subaru 360 Amerika'ya İhraç edilmeye başlandı. Robin marka EY-18 tipi motor üretimi başladı.
1969 Subaru Yedekparça Merkezi, Japonya'nın ilk bilgisayar kontrollu deposu tamamlandı.Yajima fabrikası kısmen tamamlandı ve faaliyete geçti. Subaru FF-1 1100 serisi tanıtıldı.Subaru FF-1 1100 serisi Amerika'ya ihraç edilmeye başlandı.Subaru 3602ın yerini alan R-2 tanıtıldı.
1970 Mini otomobil üretimi toplam Bir Milyonu aştı




TOYOTA

Toyota Motor Corporation (TMC veya Toyota), minivanlardan büyük kamyonlara kadar değişen alanlarda üretim yapan ve büyük bir model yelpazesine sahip olan, dünyanın en büyük otomotiv şirketlerinden birisidir.Yakın zamanda Ford'u geçerek dünyanın en büyük ikinci otomobil firması olan Toyota'nın 2006 yılında dünya üzerinde en çok otomobil satan firma olarak büyük bir ekonomik kriz içinde olan General Motors'u tahtından edeceği düşünülmektedir.2003 takvim yılında Toyota, Lexus, Daihatsu ve Hino markalarının yıllık toplam satışları 6,78 milyon adede ulaşmıştır. Japonya'da 12 fabrikası, 11 bağlı kuruluşu, ve 26 ülkede 46 üretim tesisi 264.100 çalışanı ile Lexus ve Toyota marka araçlar üreten şirketin ürünleri, 140'tan fazla ülkede müşterilere ulaştırılmaktadır. Toyota'nın otomotiv işlerindeki gelirleri, toplam satışlarının %90'ını kapsamaktadır. Toyota'nın telekommunikasyondan prefabrik evlere, ve lüks yatlara kadar değişik alanlarda çalışan şirketleri de bulunmaktadır.

Küresel Toyota satışları yıllar içerisinde gelişim göstermektedir. 1937 yılındaki kuruluşundan beri, Toyota'nın ürün yelpazesi, dünyanın ilk seri üretilen hibrit aracı "Prius"u ve pazara hazır ilk Hidrojenli aracı "Toyota FCHV"yi kapsayacak kadar genişlemiştir.Toyota'nın 1951 yılından beri aralıksız ürettiği Land Cruiser modeli sadece yüksek satış rakamlarına ulaşmakla kalmamış,arazi kabliyeti ve kalitesi sayesinde sınıfında bir efsane haline gelmiştir.Toyota üretim sistemi (TPS), tüm müşterilerin ihtiyacına uygun araçların esnek bir şekilde ve yüksek kalitede üretilebilmesine imkan vermektedir.







VOLKSWAGEN

Volkswagen, Alman otomobil üreticisi firmadır. Şirketin adı Almancada halkın arabası anlamına gelmektedir.Eski model bir Volkswagen Transporter.1963 model Tosbağaİlk otomobilleri, Hitler'in her Alman ailesini bir otomobil sahibi yapma düşüncesi doğrultusunda, Porsche firması tarafından tasarlanıp üretilmeye başlanmıştır. Oldukça ekonomik ve kullanışlı olan, Türkiye'de tosbağa olarak bilinen (İngilizcede Beetle, yani böcek) modeli ile ünü tüm dünyaya yayılmıştır. Tüm dünyada 20 milyondan fazla üretilmiş olan bu modelin üretimi 2003 yılına kadar sürdürülmüştür. Volkswagen, bugün bir çok modeliyle dünya pazarında söz sahibi olan önemli bir otomobil firmasıdır.




VOLVO

Volvo dünyanın önde gelen tır, otobüs, otomobil, deniz motoru ve endüstriyel motorlar üretimi yapan firmasıdır. Bunun dışında Volvo Group olarak uçak endüstrisinden finans sektörüne kadar geniş alanda faaliyet gösteren holdingdir.1927 yılında İsveç Göteborg'da SKF markasının bilya üretici olarak kuruldu. Volvo Group'a bağlı binek otomobil üreticisi firma Volvo Cars, 1999'dan beri Ford Motor Company'ye bağlı olarak faaliyet gösteriyor. Deniz motorları üreten bölüm ise Volvo Penta olarak adlandırılmaktadır. Bunun dışında Mack tırları da Volvo Group'a bağlıdır.